A Novelist, columnist & playwright

“Yazmasaydım delirmiştim!”

Artık en büyük güç silah değil; bilgi ve bilgi paylaşımının yarattığı güç!

“Yazmasaydım delirmiştim!”

ÖZLEM ÖZDEMİR – info@ozlemozdemir.net

Yazdıkları ve dolayısıyla kendi hep sakıncalı… Kitabı genel ahlak kurallarına uygun bulunmadı diye yasaklandı, yazdığı oyun yüzünden iki yıl önce ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı… Ama her şeye rağmen sesi kısılmadı ya da kabul görmek uğruna savunduklarını bırakmadı. Meltem Arıkan, yeni romanı “Erospa” ile bu hafta okurla buluşuyor. Ve ilk kez fantastik bir dünyada kurguladığı romanı ile belki de değişen çağın ilk romanını yazıyor. Arıkan, iki yıllık sessizliğin ardından ilk röportajıyla “Pazar Kahvaltısı”na konuk oldu.

>>Herkesin ilk soracağı soruyla başlayalım, “Erospa”nın anlamından?

Erospa, aşk tanrıçası demek…

>>Diğer romanlarından bambaşka bir roman olmuş. Hatta ‘Günlük’ bölümünde yer alan Meltem ile gerçek bir karakter olarak yer aldığın da ilk roman. Kendini anlatmayı sevmeyen biri için bu nasıl gelişti?

Aslında bana rağmen oldu diyebilirim. “Erospa” benim en uzun sürede yazdığım romanım oldu. Hatta yarısından fazlası bitmişken ne yazık ki tüm romanı silmek zorunda kalmıştım. Romana Türkiye’de başladım, Galler’de bitirdim ve ikinci kez yazmaya başladığımda, önce içimde birikenleri yazmam gerekti ancak ondan sonra ilerleyebildim. İtiraf etmeliyim ki, ‘Günlük’ bölümlerinden büyük bir kısmı yazdıktan sonra çıkardım. Hâlâ kendimi anlatmayı sevmiyorum…

>>Yazar, aynı zamanda kitabın içinde hem kendi hayatını yazıyor hem kitabı yazmaya devam ediyor. Bu türde bir kitap okumamıştım ben.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, ben de bu tür bir roman okuduğumu hatırlamıyorum.

>>Kitapta; şimdiki zamanda Meltem var, kitabın şimdisi ve de tanımlanmamış zamanlar var. Zaman kavramı zamansız kullanılmış ve bu kendine özgü bir dil yaratıyor gibi?

Aslında, uzun zamandır yeni bir dile ihtiyacım olduğu düşünüyorum… Sinik, gerçek, acımasız ve kirlenmemiş… Bunca kirliliğin içinde tabii ki anlamların, sözcüklerin temiz kalması imkânsız, o nedenle de yıpranmamış bir dil yaratmayı istiyorum. Sadece ve sadece anlamak isteyenler için bir dil yaratmak, yaratabilmek… Bizler var oluşumuzu uzay-zaman bağlamında tanımlayabiliyoruz, zaman kavramını ortadan kaldırdığın zaman, yaşadığımız bu dünyadaki varoluş tanımı da ortadan kalkıyor.

>>Daha öncekilerden farklı olarak, sanki ilk kez en çok ya da önce kendin için kitap yazmışsın. Yazdıkların senden çıksın ya da anlayan anlasın gibi bir his taşıyor gibi üstünde?

Yazdıkça, yaşadıkça, gördükçe, şahit oldukça, anladıkça, algıladıkça sadece ben değil doğal olarak kalemimin tınısı da değişiyor. Aslında uzun bir süre yazmayı bırakmak için kendimle mücadele ettim ve bu mücadele sırasında “Erospa”nın dışında iki tiyatro oyunu ve sayısız makale yazdım. Daha önceden de söylemiştim, artık çok daha emin olarak söylüyorum; yazmasaydım delirmiştim! O nedenle de yazmaya mecburum…

GERÇEĞİN GERÇEKLİĞİ KALMADI

>>Bu fantastik bir dünyada geçen ilk kitabın, gerçekçi romanlar yazan bir yazarın buna yönelişini nasıl açıklayabiliriz? Yaşadıklarını ya da anlatmak istediklerini en iyi karşılayacak fantastik dünya mıydı?

Aslında “Zaten Yoksunuz” adlı romanımda ufak tefek fantastik öğeler kullanmaya başlamıştım. Sonra “Umut Lanettir” ve “Özlemin Beni Savuran”da da devam etti ancak “Erospa” tamamen fantastik öğelerin üzerine kurulu bir roman oldu. Gerçek o kadar çarpıtılıyor, eğiliyor, bükülüyor ki; gerçeğin gerçekliği kalmadı diye düşünüyorum.

>>Sadık okurlarını şaşırtacaktır ama kendi kitlenin çok dışında bir kesime ulaşabilecek bir kitap. Ne düşünüyorsun?

Açıkçası ilk defa okurlarımın tepkilerini çok merak ediyorum; senin de söylediğin gibi “Erospa” sadık okurlarımı şaşırtacak bir roman. Bu romanımı özellikle bilgisayarla iç içe olan gençler ve genç kalanlar çok sevecektir diye düşünüyorum.

>>“Bizim kim olduğumuza kim nasıl karar veriyor?” diye bir soru var. Bu soruyu sıkça düşündüğümüz günler. Bu hak nereden elde edilir? Yaşadıklarımızın (bireysel, toplumsal) sorumlusu temelinde biz olabilir miyiz? Türkiye bu süreçte bu sorumluktan epey uzak görünüyor…

Yaşadıklarımızın sorumlusu tabii ki biziz, çünkü farkında olsak da olmasak da her saniye kendi adımıza bir seçim yapıyoruz ve yaşadıklarımız bu seçimlerin sonuçlarından oluşuyor. Ancak ne yazık ki; ailemizden başlayarak önce yakın çevremiz, sonra mahalle, sonra uzak çevremiz bile bizim kim olduğumuz konusunda söz hakkına sahip olabiliyor. Sahip olduğuna inanıyor, hatta kimi zaman bize rağmen kim olmamız gerektiği bize dayatılmaya çalışılıyor. Bence tam da bu dayatma noktalarında aslında kim olduğumuz ortaya çıkıyor: Bize dayatılanları sürekli kabullenip, zavallı olmayı ve şikâyet etmeyi mi seçiyoruz? Yoksa bize dayatılanlara rağmen hayır diyerek, kendimiz olma sorumluluğunu alabilme cesaretini mi gösteriyoruz? Türkiye bu süreçte bu sorumluluktan epey uzak çünkü Türkiye’de iki vahim durum iç içe yaşanıyor; bir tanesi akıl yutulması, diğeri ise vicdan yok olması… ‘Akıl’ ve ‘Vicdan’ ortadan kalktığı zaman zaten sorumluluktan bahsedilemez!

>>“Hayat bir ve sıfırdır. Değişimi hiç kimse engelleyemeyecek göreceksin” diyen Kitty karakteri üzerinden anlattığın, pek çok yazında da bahsettiğin dijital çağın getireceği değişiklikler neler? Tweet atmanın ötesinden bahsediyor olmalıyız…

Dijital dünya dediğim zaman herkes sanki sadece sosyal medyadan bahsediyormuşum gibi algılıyor. Binlerce yıllık ataerkil sistemin aile ve eğitim üzerinden kurduğu analog dünya düzeninde belki de asıl sorun; bize sunulan kısıtlı bilgiler sonucunda oluşan algımız yüzünden, kendi kendimize uyguladığımız sansürdür. Hükümetlerin uyguladığı sansür de, bu oto-sansürü besleyerek destekliyor. Gelişen dijital platformlar sayesinde insanlar aslında sansürün tüm dünyadaki devletler tarafından farklı dozlarda uygulandığını fark etmeninin ötesinde, kişilerin kendilerine uyguladıkları sansürü de anlamaya başladılar. İnternet ve bilgisayar oyunları dünyasında uzun süre vakit geçiren gençler, aile ve okul gibi geleneksel sosyal çevrelerinin oluşturduğu düşünce kalıplarının baskısından uzaklaşmaya başladılar. Kültürün oluşumunu açıklayan en önemli etkenlerden biri olan dil birliği; bu gençler de yaşadıkları ülkenin dil birliğinden çok, evrensel teknolojiyle birlikte oluşan ve gelişen başka bir dil birliğini tanımlamaya başladılar. Yazılan bir cümlenin o anda başka bir dile çevrilebilmesi, bilgisayar oyunlarında yaratılan oyun dilleri ve teknolojinin dil birliği, dil bariyerini yok etmeye başlamakla kalmadı. Ayrıca bu gençlerin farklı bir kültür yaratmasına zemin oluşturdu. Bu kültür onların yaşadıkları ülkelerin sınırlarıyla tanımlanan bir kültür olmaktan çıktı ve ülke sınırları onlar için her geçen gün silinmeye başladı. Bu gençlerle iletişime geçebilenler, teknolojiyi yaşamlarının içine alabilenler ve dijital platformlar aracılığıyla etkileşime geçenler de, oluşmakta olan bu kültürün içinde değişmeye ve dönüşmeye başladılar. Yani, bu geçiş sürecinde aslında müthiş bir algı farklılığı oluşmaya başladı. Algı değişiyor. Yeni teknolojilerle birlikte anonimleşen ve mülksüzleşen bilgi, artık egemenlerin değil, ataerkil sistemin düşünce kalıplarından uzaklaşmaya başlamış olan gençlerin ‘gücü’ haline gelmeye başladı. Artık en büyük güç; silah değil bilgi ve bilgi paylaşımının yarattığı güç! Ne yazık ki, ataerkil sistemin bunu engelleyebilmesi eskisi kadar kolay olmayacaktır diye düşünüyorum.

>>Yaşamını temelde kadın varoluşuna ve ataerkil sistemle mücadeleye adadın. Bu çağ değişimi var olan sistemi de değiştirebilecek mi?

Analog dünyadan dijital dünyaya geçiş sürecinde korku kültürünün, binlerce yıldır ırk ve din farklılıkları üzerinden ötekileştirmeler yarattığını, nefret ve şiddeti bileyerek, savaşlara bile haklı gerekçeler uydurduğu gerçeği çok daha bilinir oldu. Dünyadaki tüm toplumların tek ortak kültürü olan ve erkek egemenliğinin toplumlara zorla yerleştirdiği korku kültürü nedeniyle, binlerce yıldır ataerkil sistemin dayattığı analog dünya düzenine “Yeter” diyenlerin sayısı tüm dünyada her geçen gün artıyor. Çünkü kültür, tek bir topluma veya tek bir ırka mal edilemez. Kültür, kadın ve erkeklerin varoluşlarındaki etkilenmeler ve doğayla etkileşim sonucunda oluşur. Kültürlerarası farklılık tanımlaması yapılırken tüm kültürlerin temelini oluşturan kadın ve erkeklerin farklı varoluşları, analog dünya düzeni içinde hep göz ardı edildi. Kültürleri ve uygarlıkları var edenler kadınlar ve erkeklerdir. Kültürün oluşmasını sağlayan parametreleri kadın ve erkekten bağımsız, sadece ırk, din, coğrafya ve geleneklerle kısıtlamak büyük bir hata. Toplumların kadınlardan ve erkeklerden oluştuğunu kabul ederek; ırk, din, dil ve cinsel tercih farklılıklarını ön plana almadan, bu farklılıkları kabul ederek ve saygı göstererek yeni dijital dünya düzeninin oluşacağına inanıyorum.

>>Kaos ülkemizde de dünyada da artıyor. Karakterlerden Erospa kaosun gelişmeye varacağına inanıyor, peki sen ne düşünüyorsun?

İlk romanım “Ve…. Veya… Belki…”, ‘Önce kaos vardı sonra sessizlik’ diye başlar… Kaos günlük dilde karmaşık, belirsiz, düzensiz gibi olumsuz anlamlarda kullanılsa da, kaos kuramına göre düzensizliğin içinde de bir düzen vardır ve düzen düzensizlikten doğar. O nedenle de kaostan çok şey öğrenebileceğimize inanıyorum. Durgunlukta durursun…

>>Gerçekliğe vurgu bir karakter kadar yer ediyor kitapta. Meltem olarak da yazar olarak da, gerçeğin bu kadar çarpıtıldığı bir dünyada gerçeğin peşinde olmak yorucu değil mi?

Gerçeği gerçek olarak yaşamak kişinin kendi savunmasızlığıyla yüz yüze gelmesi demek. Gerçeğin kavramlara, tanımlara, süslemelere ve bekçilere ihtiyacı yoktur. Gerçek basittir ancak insanlar karmaşıklığa sığınmak ister, çünkü kendi basitliklerinden dehşete düşerler! Tam da bu nedenle; gerçeklerin altında, üstünde, içinde başka gerçeklikler aramak ya da onlara kavramlar yüklemek, yaşamdan kaçmanın ve korkunun göstergeleridir. Olduğu haliyle gerçeklerden kaçmak, aslında bir anlamda acılardan kaçmaktır. Ve ne acıdır ki; her kaçış korkuyla üretilir, sonrasında da korkaklar tarafından beslenir… O nedenle de gerçeğin peşinde olmak değil ama gerçeklerden kaçanlarla yaşamak çok yorucu diyebilirim.

>>Kitabın bütününe bakınca insana olan inancın bitmiş görünüyor. Eğer öyleyse neden mücadele etmeye devam ediyorsun?

Bitimsiz öfkeler, bitimsiz nefretler, bitimsiz yorgunluklar… Bekleyişlere eklenen yeni bekleyişler… Ölümlere eklenen ölümler… Acılara eklenen acılar… Körleşen gözler, acılaşan diller… Karabasan gibi havaya çöken entrikaların ve yarınsızlığın ağırlığı altında insanlığa olan inancımı her geçen gün biraz daha kaybettiğimi söyleyebilirim ancak sayıları çok olmasa da hâlâ inandığım insanlar var…

>>Tanrıçadan bahsedilen kitapları pek görmüyoruz. Kadın yazarlar bu konudan neden uzaklar acaba? Unutulup giden bu kadınları bize unutturan da, tıpkı onları yok eden bu ataerkil düzen midir?

Tabii ki ataerkil düzen pek çok konuda suçlu ama bence bizler bireyler olarak da pek suçsuz sayılmayız diye düşünüyorum. Ayrıca eminim hatırlarsın “Umut Lanettir” adlı romanımın başkahramanı da Sümer tanrıçası İnanna’ydı.

ÖFKELENMEKTEN VE KIZMAKTAN YORULDUM

>>“Absürt bir oyun yazdım, sonra hayatım yazdığım oyundan daha absürt oldu.” İki yıl önce yaşadıklarını böyle özetlemişsin. İki yıl sonra bugün olanlara baktığında neler hissettiğini sormak istiyorum?

Ben beş yaşındayken, ailemle birlikte kötü bir trafik kazası geçirmiştik. Bu kazadan sonra, annemle babam uzun süre hastanede yatmışlardı ve bu sürecin sonunda da annem vefat etmişti. Şimdi kısaca özetlediğim bu hikâye; benim yaşamımda konuşmak, anlatmak, paylaşmak istemediğim bir dönem. Bana sorduğun o iki yıl da, benim için tıpkı kaza geçirdiğimiz yıllar gibi… Anlatmak, paylaşmak ve hatırlamak istemediğim zamanlar…

>>Kitapta da bahsi geçen, ait olmak nasıl bir şey sana göre? Ki kendi ülkesine de ait hissetmeyebiliyor insan bazen…

Kendimi anlamak için sürekli yazdım. Geçmişimi, ailemi, anılarımı, hayallerimi, hayal kırıklıklarımı… Kimi zaman ilmek ilmek söktüm kendimi, kimi zaman kırılan parçalara böldüm, neden, niçin, nasıl, nerede, sorularının yanıtlarını bulana kadar kendimi yaprak yaprak soydum. Kat kat giyinmek ihtiyacında olan toplum için de sakıncalı ve tehlikeli oldum. Soyundukça şeffaflaştım, şeffaflaştıkça kırılganlaştım, kırılganlaştıkça güçlendim. Düşüncelerimi her zaman tüm açıklığıyla dile getirdim, hiçbir zaman kabul edilmek adına inanmadığım şeyleri söylemedim. Ancak duygularımı tüm açıklığıyla ifade etmek konusunda cömert olmadığımı da itiraf etmeliyim. O nedenle de edebiyatın sunduğu o sınırsız dünyada çok mutlu oldum. Edebiyat aracılığıyla bireylere kat kat giysileriyle aslında kendilerine ne kadar yabancı olduklarını algılatmaya çalışırken, kendi duygularımı da karakterler aracılığı ile ifade etmenin rahatlığında yazdım. Anladım, yazdım, anladım, yazdım… Yıllarca nedenlerimi, niçinlerimi, nasıllarımı tartışırken en temel sorumun yanıtını hiç bulamadım. Bu soru, içimi yiyip bitiren bir kemirgene dönüşene kadar hep erteledim. ‘Aidiyet nedir? Ait olmayı ne belirler? Ben nereye aittim?’ Bu sorulara yıllarca yanıt bulamayınca; hırçınlaştım, içime kapandım ve çevremle arama gizli gizli duvarlar ördüm… Çevreme yabancılaştıkça daha da içime kapandım, içime kapandıkça daha da yabancılaştım. Ait olma ihtiyacımı uzun yıllar sonra ait olduğum doğada buldum. Bence nereye ait olduğunuzu, ne aileniz ne kültürünüz ne diliniz ne de genleriniz belirliyor. Günler ve geceler, facialar ve ölümlerle birbirini izlerken; sınırların ve mesafelerin her zaman kanla çizildiğini anladığın zaman, söyleyecek sözün kalmıyor ve doğa sığınağın oluyor…

>>Galler’de yaşamak hayalindi. Ama bir insanın, hiçbir şey yapmadığı hâlde, hayatı riske atıldığı için ülkesinden gitmek zorunda kalmasının hisleri neler?

Evet, Galler’de yaşamak için planlar yapıyordum ancak Cardiff’e geliş biçimimizi asla böyle hayal etmemiştim. Buruk, kırık ve yarım kalmış…

>>Yaşadıklarından sonra insanlara kızgın mısın?

Eskiden çok daha öfkeli, çok daha kızgındım ama artık öfkelenmekten ve kızmaktan yoruldum. O nedenle de daha içine kapalı, daha doğayla iç içe ve daha anti sosyal bir yaşam seçtim. İnsanlarla uzun uzun vakit geçirmek yerine, kazlarımla parkta oynamayı tercih ediyorum.

>>Dünyada çok okunan Index on Censorship, News Junkie Post gibi platformlarda makalelerin yayınlanıyor. İngiltere’de Türkiye’den daha çok mu anlaşıldın acaba?

İki buçuk senedir, Index on Censorship, News Junkie Post, Archetype in Action Organization, Safe World for Women gibi çeşitli portallarda düzenli makalelerim yayınlanıyor. Makalelerin dışında sanırım dünyadaki ilk Galce-Türkçe oyun olacak olan “Hon” u yazdım, önümüzdeki aylarda Galler’de sahneye konacak. Yine önümüzdeki günlerde News Junkie Post’tan çıkacak “Ataerkillikten Dijital Dünyaya” adlı kitabım Amerika’da basılacak. Ayrıca geçen sene “Words and Birds” diye bir fotoğraf sergim olmuştu, önümüzdeki sene Abstract fotoğraflarımdan oluşan ikinci fotoğraf sergimi açacağım. Ayrıca yine kadınların maruz kaldığı şiddet ve ensest konusuyla ilgili Galler’de yeni bir oyun yazmaya başladım, şu anda onun ön çalışmaları sürüyor. Yani ya yazıyorum ya da çektiğim fotoğraflarla uğraşıyorum.

Fotoğraflar:Gülay Ayyıldız Yiğitcan – www.klikstudyo.com