A Novelist, columnist & playwright

Ve Adam…

Psieart | Mart-Nisan.2017

Tik… Tak… Tik… Tak… Ve adam karışık. Uzun, çok uzun zamandır sakinlik limanına demirlediği duyguları, rüzgârlara, yağmurlara, fırtınalara bile direnmişti, direnmişti de şimdi kopmuştu sanki tüm zincirleri ve şimdi sürekli fırtınalarda, korkulu acılarıyla… İşte, hep bu sancılarından kaçmıştı yüreğinin. Hep daha, daha, daha diyen bir aç kurt besleniyor kalbinde ve o uyanınca acıyor yüreği. Oysa artık yorgun ve sakinliğe aç. Ve adam dağ başına gitmek istiyor, taşıyamıyor artık yorgun yüreğini. Yanında telefonu, burnunda hep o koku, içinin hüznü ve sakinleşmek istiyor, uyumak belki… Gerçi son zamanlarda uykularında da rahat yok ki…

Tik… Tak… Tik… Tak… Ve Adam şezlonga uzanmış gözleri kapalı. Nefesini duymasanız yaşamıyor sanırsınız. Öylesine soyutlanmış. Bedeninin durağanlığı, Düşüncelerinin koşturmacası. Soruları, çelişkileri, yorumları, kaçmak istedikçe yoğunlaşan baskıları aklından atsa, duygularına yapışan, duygularından uzaklaştırsa, bedenini saran o yabansı… Sahi ne ad verilir; o yabansı tutku… (çok basmakalıp), sevgi… (fazla kolaycı), hırs… (belki bir yönü), peki ama buna ne ad verilir, o yabansı… Aklındakilerden kaçmak için tüm dikkatini çevresinde yoğunlaştırıyor. Bakışları bahçenin içinde dolaşırken kâh çimenlere takılıyor, kâh çiçeklere ve bir de bahçenin yanındaki kilisenin kulesine. Kilise… Soyutluk… Acılar… Rahipler… Kilise… Gülümsüyor aklından geçenlere: “Benimki binalara, törenlere, duvarlara, kurallara, özel giysilere ihtiyaç duymayan özerk bir rahiplik.”

Tik… Tak… Tik… Tak… Ve adam bomboş, ne bugününde var olabiliyor ne geçmişinde. Gelenler gidenler, tüm bu hareket bir anlam ifade etmiyor. İçindeki boşluğu bir tutabilse… Bazı günler minicik olup da varlığını unutturan, bazı günlerdeyse tüm varlığını içine alan o boşluğu bir dolduruverse. Neyle dolacak, ya da bu boşluk ne zaman oluştu? Hiçbir sorunun cevabına ulaşamıyor. Adam konuşuyor, Adam izliyor, Adam yaşıyor. İşi, parası, unvanları var, ama yetmiyor, yetmiyor, yetmiyor. Bazen kaçıp gitmek istiyor buralardan, bazen intihar etmek, bazen de bir psikoloğa başvurmak. Düşünceleri yavaş yavaş silinirken bir tek Kadın kalıyor geriye. Saçları, gözleri, dudakları, dudaklarının ıslaklığı, elleri, bedeni, göğüsleri, ayakları ve kokusu; parfümünün kokusu, teninin kokusu… Ve Adam yine boğuşuyor, yine huzurdan kaçıyor. Daha fazla, daha fazla diyerek tüketmiş şeyleri, şimdi hiçbir şeyde boğuluyor.

Tik… Tak… Tik… Tak… Ve Adam sokaktan gelen kahkahaları, şarkıları, klaksonları dinliyor. Sesler odaya süzülüp tekrar tekrar yankılanıyor. Kadınlar, erkekler, para, cinsellik, sevgi, içki… Ve adamın koltuğunun ileri-geri, ileri-geri hareketi.“Kaç yıl önceydi, göbeğimin çıkmadığı, saçlarımın ağarmadığı, duygularımın donmadığı o zamanlar? Kaç ay, kaç yıl, kaç asır önceydi?”Ve Adam’ın yüzündeki ifadesizlik, acı ve özlemin karmaşasından oluşan, tuhaf bir maskeye dönüşüyor

Tik… Tak… Tik… Tak… Adam kendi dünyasında, kendi kaçışlarında günlerini birbiri ardına ekliyordu. Adamın bildikleri bir türlü yaşamıyla özdeşleşmiyor. Kavramlar, çözümlemeler, akıl yürütmeler, soyutlamalar, çelişkiler, Adam için beyin jimnastiğinden öte bir anlam teşkil etmiyordu.
Adam, yaşamın kıyısında oturmuş diğer kadın ve adamları gözetliyordu. Adam için gözetlemek, hissetmenin yerini almıştı. Herkesi gözleyerek neden-nasıl bağlantılarını kuruyordu. Herkesi inceleyerek onların zaaflarını, kaçışlarını irdeliyordu. Adam gördüklerini biriktirip kutulara dolduruyordu. Adam bedenini saklayamadığı için yaşamını bu kutularda saklıyordu. Adamın duygularının yerine kutuları vardı. Yazılarını sakladığı kutular… Çocukluğunu kilitlediği kutular… Kaçışlarını anlamlandıran kutular… Sevgilerini boğup öldürdüğü kutular… Adamın anıları yerine kutuları vardı. Kilitli ve hiç açılamayan… Kutularının kilitlerini açmayan Adam bunu kendi seçimi olarak ifade ediyordu. Adam huzurlu olmak istiyordu. Yalnızlığından memnun olduğuna inanmak için Adam sürekli akıl yürütüyordu. Akıldan bağımsız duygular, duygulardan bağımsız akıl… Kadından bağımsız Adam…

Tik… Tak… Tik… Tak… Ve Adam aşktan kaçıyor, aşktan kaçarken de Adam’ı koruduğunu zannediyor. Aslında Adam, Adam’ı arıyor. Belki de kaçmayı seviyor, yoksa korkularıyla yüzleşmesi gerekecek ve bütün gücünü kaybedecek. Oysa Adam güçsüzlükten ölesiye korkuyor. Hep düşünceler var kafasında; soruları, yanıtları, planları, umutları, umutsuzlukları, geçmişi, yarınları ve tabii bir de Kadın.

Adam’ın kafası hep dolu, hep planlar peşinde, bir de kelimeler, öylesine kaptırıyor ki kendini, duyguları kaçıveriyor elinden ve o hep arıyor. Belki amacı aramak da değil. Ama kaçırdığının ayrımına varamadığı için hep ellerinden kaçanı bulmaya çalışıyor. Hep bulmaya çalışarak, hep avuçlarından kaçırarak. Hayal kırıklıklarını böyle uzaklaştıracağına inanıyor. Umutla bulacağına inanarak. Ne tuhaf bir durum inançsızlık, umutsuzlukta umut arayışları ve Kadın ve Aşk.

Tik… Tak… Tik… Tak…Adam hep kaçmış, Adam hep kovalamış, Adam hep konuşmuş, Adam hep savaşmış, Adam hep düzmüş, Adam hep almış, Adam hep vermemiş, Adam hep vermiş, Adam hep sevmiş, Adam hep sevilmiş, Adam hep kaybetmiş, Adam hep kazanmış, Adam hep yalnızmış, Adam hep kalabalıkmış, Adam hep çalışmış…

Tik.. Tak.. Tik…Tak.. Adam’ın adı hep varmış ama o yine de Adam olabilmek için hep ‘erkekliğin’ peşine takılmış. Çocukken ağladığında susturulmuş, kahkaha attığında utandırılmış, ağlayamamış, gülememiş, çocuk bile olamadan erkek, Adam olmaya kalkmış. Hep ‘erkeklik’ sınırlarında var olurken Adam, Adam olmaktan korkmuş.

Tik… Tak… Tik… Tak… Kullandığını sanırken kullanılmış, özgürlük ve adalet çığlıklarıyla, düzen demiş, savaş yaratmış. Kanla sevgi yazmaya kalkmış. Sevgiyi güçle korumaya kalkınca, Adam zavallılaşmış. Adam ‘erkeklik’ uğruna yaşamı avuçlarının arkasından kayıp giderken sevgiyi bırakmış ve güce tapmış.

Tik… Tak… Tik… Tak… Ve Adam şezlonga uzanmış gözleri kapalı. Nefesini duymasanız yaşamıyor sanırsınız….