A Novelist, columnist & playwright

Türkiye ne yazık ki, korku ve nefretle besleniyor…

“Bir toplum ne kadar kapalı bir toplumsa, sapkınlıklar da o kadar artıyor”

17.04.2016

Türkiye ne yazık ki, korku ve nefretle besleniyor…

 

turkiye-ne-yazik-ki-korku-ve-nefretle-besleniyor-128873-1.Türkiye Karaman’da çocukların yaşadığı tecavüzle sarsıldı, en azından bir bölümü. Bu konu yılların çığlığıydı ama bunları kimse duymak ve kabul etmek istemezken, 2003’te Meltem Arıkan bu konuda kitap yazmıştı. “Yeter Tenimi Acıtmayın” bu yüzden 2004’te yasaklandı ve toplatıldı. Birkaç yıl önce Arkadaş Yayınevi etiketiyle yeniden basıldı. Her nedense yazdıklarının ancak yıllar sonra anlaşılması sanki Arıkan’ın yazgısı. Hal böyle olunca, bu konuyu yıllar önce ilk kez kaleme alan Arıkan ile 2003’ten bugüne bu konuda yaşananları konuşmak farz oldu.

Kitabın 2004’te ‘Türkiye’de olmayan’ ensest olaylarından bahsettiği için yasaklanıp, toplatılmıştı. Gündem malum, buradan başlayalım.
Bu kitapta sadece ensest yoktu. Çocukların, özellikle kadınların (bu erkeklerin yaşamadığı anlamına gelmiyor, ben kadınları yazdım) çocukluk dönemlerinde uğradıkları taciz ve tecavüzleri anlattım. Oradaki hikâyelerin de hepsi gerçekti.

Ama gerekçede demişler ki, bizde böyle olaylar yok!
O zaman da yoktu, şimdi de yok! Bugünlerde çok kullandığım bir söz var, inanırsan her şey olur. İspatlanması için her ne kadar ortada çok ciddi veriler olsa da, bu veriler o zaman da vardı, sen kabul etmezsen yoktur. Türkiye İstatistik Kurumu’ndan alınan verilere göre; güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların 2004 yılında 1337’si erkek, 9718’i kız olmak üzere, 11.950 küsur çocuk cinsel istismara maruz kalmış.

Bunlar tabii istatistiklere girenler.
Evet. Ayrıca 2009’dan 2014’e açılan dava sayısı %50 artarak bu rakam 18 bin 104 olmuş. Bu sayı artıyor mu dersen, bana sorarsan artmıyor. Bu sadece başvuruların ya da görünürlüğün artması anlamına geliyor. Ben daha yeni İngiltere’de bu konuda çalışma yaptım çünkü “Enough is Enough” diye yeni bir oyun yazıyorum. Oradaki verilere bakarsanız, orada çocuk tacizi ve kadın tecavüzü daha çok görünüyor. Bunun tek bir sebebi var, İngiltere son 10 yılda insanları bunları anlatması için özendiriyor. Yani başvurular artıyor aslında. Görünen istatistiki rakamların artması, olayın artması anlamına gelmiyor. Bilinmeyenlerin azalması anlamına geliyor.

Yani artık daha şeffaflaşmaya mı başlanıyor?
Şeffaflaşma çok iddialı bir şey ama insanlar en azından daha çok sesini çıkarıyor. Ama bu durum zaten hep fazlaydı. Yeni söylenen, her 5 çocuktan biri tacize uğruyor ama zaten uğruyordu. Bir çocuğun taciz veya tecavüze uğraması ar ve haya duygularını incitmiyor da, bunun söylenmesi incitiyor!

Neden böyle?
Çünkü konuşmazsan yok sayıyorsun. Burada önemli olan çocuğa ne olduğu değil ki, insanların kendini rahat hissetmeleri.

Türkiye 1 aydan fazla bir süredir Karaman’la çalkalanıyor. En azından bu konu konuşulur hale geldi ama konuşulmasın diye de her şeyin yapıldığını dehşetle izliyoruz.
Siz dehşetle izliyorsunuz, bu beni hiç şaşırtmıyor. Bir şey değişmedi. 2004’te kitabımı yasaklayan zihniyetle, bugün bunları yapan zihniyet aynı. Belki farklı olan tek şey, o zaman biz bunlar var dediğimizde, herkes amma abartıyorsunuz diyordu. Şimdi de diyorlar ki, ne kadar korkunç şeyler oluyor. Hep oluyordu, şimdi ayyuka çıktı. Ayyuka çıkınca da mecburen konuşulmaya başlandı. Ben buradaki samimiyete de inanmıyorum. Bilmiyor muydu bugün neler oluyor diyenler? Bal gibi biliyordu, nasıl bilinemez ki? Bir sürü kadın kuruluşu avaz avaz bağırıyor yıllardır. Ben sadece iktidarı samimiyetsizlikle suçlamıyorum, bir sürü insanı suçluyorum.

Sadece iktidarı eleştirmek doğru değil diyorsun.
Tabii ki değil. Onlar kendi çizgilerinde aynı davranışı sürdürüyorlar. O zaman herkes ne görmek istiyorsa onu gördü. Yarın başka bir şey olur, bunu yine görmek istemezler. Bunun samimi olduğunu düşünmüyorum. Herkes yeni mi öğrendi bu yurtların böyle olduğunu? Yıllar önce adli tıp kadroları kökten değişirken niye hiç kimse ses çıkarmadı. Şimdi herkes adli tıp raporları dehşet verici diyor. Böyle olacağı belliydi. Ben herkesin bu olaylara şaşırmasına şaşırıyorum.

Ensest demek suçtu!
turkiye-ne-yazik-ki-korku-ve-nefretle-besleniyor-128874-1.

Senin o dönem kitabı yazma amacın neydi?
Benim bu kitabı yazmamdaki en büyük gerçeklik; ben anne babaların çocukları değil, korkuların korkuları büyüttüğüne inanıyorum. Korkularla beslenmiş bir toplumun ya da korkularla büyümüş insanların da, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ne noktada olduğunu gördüğümüzü düşünüyorum. Bunun politikalarla da değişeceğine hiç inanmıyorum. Bu ancak insanların kendi varoluşlarının değişimleriyle mümkün. Bu da kolay mı? Hayır, hiç kolay değil. Ama bunun ilk adımının da kendi travmanızla yüzleşmekten geçtiğine inanıyorum. Çocuklukta yaşadığımız travmalar, bizim sonraki hayatımızda çok belirleyici oluyor. O yüzden bu kitabı yazdım. Bunlar var, bunları yaşayanlar mücadele etmeli, çocukları korumak için daha ciddi bir şeyler yapılmalı, bunların farkında olunmalı diye yazdım. Yaklaşık 20 yılımı da şiddet görmüş kadınlar ve ensest kurbanlarıyla geçirdim. Elimdeki dosyaları görsen herhalde sinirin bozulur. O zaman öyle şeyler görmüştüm ki, insanların bu olanlara bu kadar şaşırmasına şaşırıyorum. Çünkü ben o zaman da susmuyordum, konuşuyordum. Ama öyle şeyler oldu ki, mesela kitabım yasaklandıktan sonra kitabın yasaklanmasının yanlışlığı üzerine pek çok kişi yazı yazmıştı ama televizyon programlarına davet etiklerinde, ‘aman Meltem sakın ensest ile ilgili konuşma’ diyorlardı. Ya da konferanslara konuşmacı olarak gittiğimde her şeyi tüm çıplaklığıyla anlattığım zaman, dinleyenler çok da mutlu olmuyorlardı. Hatta abarttığımı söylüyorlardı, niye abartayım? Gerçekleri söylüyordum ve gerçekleri de kimse duymak istemiyordu.

Kitabından önce senden başka bu konuyu işleyen biri yoktu değil mi?
Yoktu. Hatta kitabım çıktığı zaman, ensest demenin cezası vardı ama Türk Ceza Kanununda ensestle ilgili bir madde yoktu. Söylemek suçtu, yapmak suç değildi!

Hâlâ öyle değil mi?
Sonra o maddede değişiklik oldu ama indirimler, adli tıbbın verdiği müthiş raporlar sayesinde, basın yasağı adı altında hâlâ söylemek suç, yapmak serbest gibi gözüküyor.

Sence niye böyle?
İnsanlar çok ikiyüzlü, çok sahtekar, kendilerine dokunmadığı zaman rahatlarını bozmak istemiyorlar, rahatlarına çok düşkünler… Ayrıca bu oranın yüksekliğine bakarsak, belki de kendileriyle ilgili bir şeylerin ortaya çıkmasını da istemiyor olabilirler.

Yıl 2016, 13 yıl önce yazdıkların daha yeni konuşulmaya başlanıyor.
Aradan 12 yıl geçti, ne oldu? Her şey başladığı üzere devam ediyor. Bir şey değişecek mi dersen, geldiğimiz noktada değişecek gibi görünmüyor. Hâlâ bu konudaki mağdurlar değil yapanlar savunuluyor.

Değişmesi için ne gerekiyor?
Bir kere insanların dürüst olması gerekiyor, her şeyden önce de kendilerine karşı dürüst olmaları gerekiyor. Ve insanların kurbanla empati kurmaları gerekiyor. Ama ne yazık ki, kurbanla empati kurulamıyor. Empati kurabilmek için önce kendi acılarınla yüzleşmen gerek. Kimsenin kendi acılarıyla yüzleşmek gibi bir derdi yok! Nasıl rahat yaşayalım, nasıl daha güzel markalar giyelim, nasıl daha güzel gözükelim gibi kaygılar varken, acılarla yüzleşmeye ne gerek var ki?

Zaten bu haller acılarla yüzleşmemek de için de yaratılmıyor mu?
Hem öyle hem de daima kurban olanlar daha sonra işkenceci olurlar. Onun için işkenceci varsa, ona da sempati varsa, bunların altında acaba neler yatıyor diye düşünmek lazım. Nelere kurban olmuşlar da bu hale gelmişler diye bakmak gerekebilir belki?

İnsanların çoğunun kurban olduğuna gidebiliriz buradan.
Tabii gidebiliriz. Bir tek Türkiye’de değil ki, dünyada da istatistikler çok iç acıcı değil. Sadece şöyle bir fark var, dünyada bunların konuşulmasından kimse tahrik olmuyor! Tam tersine tartışıyorlar, çözüm üretmeye çalışıyorlar, insanları yardım istemeye yönlendiriyorlar. Onun için çocuklar biraz daha korunuyor.

Bu kültürle ilgili bir şey mi?
Evet çünkü bizde kol kırılırsa yen içinde kalır, bizde kutsal aile yapısı her şeyden önce gelir, bizde yalan çok sevilir, bizde ne hissettiğin ve gerçekte ne yaşadığın değil, komşularının senin hakkında ne düşündüğü daha önemlidir…

Kutsal aile meselesine de gelelim. Aile içinde yaşananların içinde kalması gerektiği kutsal aile…
Yapılan araştırmalar, tacize uğramış kızların genetik olarak bunu 3 nesle taşıdığını söylüyor. Yani 1 kereden bir şey oluyor, en azından 3 kuşak devam edecek kadar darbe alıyorlar çocuklar. Hani 1 kereden bir şey olmuyor ya! Birinin hayatı özellikle de bir çocuğun hayatı, bir kere tacize uğrayınca ister kız ister erkek çocuk tamamen kabusa dönüşüyor.

Peki, aile niye kutsal oluyor?
Bilmiyorum, bence yanlış birine soruyorsun. Ama bir şeyi ne kadar kutsarsan, o konu o kadar tartışılmaz, o kadar olumsuzluklar ortaya çıkmaz. Bir kelimenin önüne kutsal lafını koyduğun zaman ve biriyle tartışmaya başladığın zaman, karşındaki ben inanıyorum dediği anda bitti tartışma. İnancı tartışamazsın. Kutsal aile dediğin noktada da, aileyi tartışamazsın, hele çocuksan bunu düşünmezsin bile. Büyüdüğünde de suçu kendinde ararsın çünkü aile kutsaldır. Aile kutsal mı diyorsan, bana sorarsan değil.

Kadın da kutsal deniyor.
Tabii, kadın da kutsal! Kutsal olunca kadınla ilgili de hiçbir şeyi tartışamıyorsun. Kadın bir yere konuluyor ve sen o konduğun yerde kutsal kutsal senden beklenenleri yapmak zorunda kalıyorsun. Yapmazsan kutsallığın bozuluyor, ayrıca da başına gelen her şeyi de hak etmiş oluyorsun. Ama bana kimse sormuyor kutsal olmak istiyor musun diye. Hayır, ben kutsal olmak istemiyorum, ben sadece kadınlığımı yaşamak istiyorum. Ayrıca da bedenim bana ait, niye başkaları kutsal beden diye onu bir yerlere koyuyor? Kutsal kelimesini koyduğunda tartışma zaten bitmiş oluyor.

Bu kitapla Türk aile yapısının parçalanmasını hedef almışsın! Kadınları da aşağılamışsın üstelik.
Tabii, kitap yazınca aile yapısı parçalanıyor ama bir çocuğa tecavüz edilince aile yapısı parçalanmıyor! Benim en çok güldüğüm, okuyanlarda tahrik unsuru yarattığımın söylenmesiydi. Bunu o zaman da söyledim, bir daha söyleyeceğim; bunu yasaklayan, çocukları muzır neşriyattan koruma kurulunda olanların mesleklerine de bakmak lazımdı.

Evet, edebi ve entelektüel de bulunmamış kitabın.
O kuruldakilerin arasında tabii ki edebiyatçı yoktu. Birileri bu kitabı okuyor ve ‘vay be kadına bak neler yazmış’ diyor ve tahrik oluyor! Şimdi sen bir birey olarak, bir çocuğun taciz ya da tecavüzünden tahrik oluyorsan, biz neyi tartışıyoruz ki? Ayrıca ben o kitabı yazarken olayları hafifleterek yazdım. Şahit olduğum şeyleri söylesem, sen bu röportajı yayınlayamazsın mesela! Elimdeki mektupları, belgeleri anlatsam…. Kitabım yasaklanıp serbest kaldıktan sonra, 2 tane çok kalın dosya gelmişti bana, isimsiz olarak. Hukuka yansıyan ensest vakalarında nelerin nasıl görmezden gelindiği, nasıl mağdurun suçlandığı, annelerin nasıl göz yumduğuyla ilgili mahkeme dökümleri var elimde. Bunları söyleme gereği duymadım, gerekli yerlere ilettim ama bunu şunun için söylüyorum, bunlar hep vardı.

Toplatıldıktan sonra “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü” almıştı. Bugün alır mı tartışılır sanırım.
Bugün olsa kitap piyasaya çıkar mı bilmiyorum. Ama 2-3 sene önce Arkadaş Yayınevi kitabı yeniden bastı, şu anda her yerde var. Ödülü de, sadece kitabın yasaklandığı için değil, yasaklanmasının ardından bu konular hakkında verdiğim mücadeleden ötürü verildiğini söylemişlerdi.

Toplanma gerekçesinde, “genç kızlarımız ve kadınlarımızda dehşet yaratması” diyor, burada da eril bir dil var.
Evet, çok korkuya kapılacaklarmış. Diyelim, bunu okuyan genç kızlar korkuya kapıldı. Peki, genç kızlar acaba mini etek giydiği için tecavüz hak görülen kızlarla ilgili yazılanları okuduğunda korku duymuyorlar mı? Ya da bazı kurallara uymadıkları zaman ateşler içinde yanacaklarını okumak, kadın olarak yapmamaları gereken şeyleri yaptıklarında başlarına gelecekleri okumak onları korkutmuyor mu? Ama şöyle bir şey olabilir ve haklı olabilirler; gerçek daima çok ürkütücü oluyor. Çünkü bir şey gerçekten yaşandığı zaman, bunun karşılıkları oluyor.

İnsanlar gerçekleri bilirlerse yönetilemezler, bir de o sorun var belki?
Gerçekleri bilirlerse mi, gerçekten var olurlarsa mı? Korkularından arınırlarsa mı? Bence insanlar korkularından arınırlar ve gerçekten var olurlarsa, yönetilmeleri kolay olmaz.

İnsanlar nasıl var olabilecek?
Ben bu konuda uzman değilim ama kendi yolculuğumdan yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Ne kadar kendine dürüst olursan, korkularınla yüzleşirsen, karanlık taraflarını ne kadar kabul edersen, o kadar daha var oluyorsun. Korkuların azaldıkça her şeye başka türlü bakabiliyorsun. Acılarını ne kadar kabul edersen, işkenceci olmaktan o kadar uzaklaşırsın. O zaman da içsel gücün oluyor ve seni bir şeylere ikna etmek o kadar kolay olmuyor. En çok işkence yapanlar, kendi acılarını inkâr edenlerdir.

O zaman galiba başkalarının çektiği acıları daha anlayabilir insan.
Tabii. Ne kadar kendi çektiğin acıyı kabul edebilirsen, başkalarının çektiği acıyı o kadar anlayabiliyor ya da kabul ediyorsun. Onun için önce insanların kendi acılarına kucak açmaları gerekir.

Gerekçeye göre kadınlar dehşete düşüyor ama erkeklere bir şey olmuyor. Kadınların hikâyelerini anlatıyorsun diye erkekler okumuyor mu kitabını, onu anlamadım ben.
Kadınlar korkuyor, erkekler tahrik oluyormuş! Benim kitabıma ayrıca erkek okurlardan da çok tepki geldi; hayatımı değiştirdiniz, kadınlara bakış açımı değiştirdi kitabınız diye geri dönüşler aldım, hâlâ alıyorum.

Ahlak ahlaksızlığın kılıfıdır
turkiye-ne-yazik-ki-korku-ve-nefretle-besleniyor-128875-1.

Karaman’da yaşananlarda söz konusu erkek çocuklarının oluşunun üstünün örtülmesinde bir etkisi var mıdır? Kız çocukları söz konusuyken bu daha normalleştirilmiş bir durum sanki?
Oranlara bakarsan, daima kız çocuklarının taciz ve tecavüze uğrama oranı erkek çocuklardan fazla ama burada önemli olan kız çocuk mu erkek çocuk mu değil, onların çocuk olmaları gerçeği. Çocuk bunlar… Çocuk… Ayrıca normal nedir acaba? Türkiye’de erkeklerin erkeklerle neler yaşadığını, bu konuda çok acılar çeken seks işçileriyle, transseksüellerle bir konuş. Harika aile babalarının neler yaptığını öğrendiğinde dudakların uçuklar. O zaman konuştuğumuz ensest mağdurlarından birini hiç unutmuyorum. Almanya’dan gelmişti, tanışmıştık. Babası işyerinde ve mahallede ideal bir baba olarak biliniyordu. Kitabımda yazdığım beyefendi de bir üniversitede profesördü. Yani eğitimli olanların böyle sapkın eğilimleri yok diye bir durum söz konusu değil ne yazık ki…

Bir çocuğa bir yetişkin niye ilgi duyar?
Bunun sebeplerini tabii ki psikiyatrlar benden daha iyi açıklar ama önce şunu soralım: O yetişkin bir yetişkin mi? Bir insanın yaş alması, yaşının gereklerini yapıyor gözükmesi o insanı yetişkin yapıyor mu? Dışarıda gösterdiğimiz sağlıklı davranışlar bizi sağlıklı yapıyor mu? Bütün ikiyüzlülükler buradan başlamıyor mu? Bu sadece erkeklerle ilgili değil, bir sürü kadın da görürsün dışarıda başka aile hayatında başka davranan. Onun için yetişkinlik yaşla olunmuyor ne yazık ki… Ayrıca bedenleri bu kadar kötü ve lanetli diye bir sürü olumsuz şeyle etiketlersen, cinselliği bir sürü olumsuz şeyle eşleştirirsen ve insanların doğal içgüdülerini bu kadar bastırırsan, onlar bir yerden patlar. Bütün araştırmalar gösteriyor ki; bir toplum ne kadar kapalı bir toplumsa, ne kadar çok baskı varsa, sapkınlıklar da o kadar artıyor.

Buradan ahlak konusuna da gelelim, çok fazla ahlaktan bahsediliyor. Kitabında, “Ahlak ancak kınanmayla var olur” yazıyor. Biraz açar mısın?
O kadar ahlaklıyken böyle olayların konuşulmasından hemen ahlakları rencide oluyor da, olayın kendisinden olmuyorsa, bu zaten ikiyüzlülük. Ahlak ahlaksızlığın kılıfıdır. Niye bu kadar ahlaktan bahsediliyor? Bir şeyin bu kadar altı çizilince bende otomatik olarak soru işareti oluşuyor. Çok fazla ahlak lafı var. Ayrıca da her şey ahlaksızlık. Ben şunu anlamıyorum, kadınlar göğüslerini açınca, mini etek giyince ahlaksız oluyorlar. Tecavüze uğrarlarsa da ahlaksız olduklarından oluyor. Mesela şu niye hiç sorulmuyor? Erkeklerin aklı, iradesi yok mu? Bu erkekler bu kadar zavallı mıdır ki, azıcık bacak ya da meme görünce kendilerini tutamayıp üstüne atlama gereği duyuyorlar? Bu nasıl bir ahlak?

turkiye-ne-yazik-ki-korku-ve-nefretle-besleniyor-128876-1.Ahlak sadece kadınlar için var sanki?
Ahlak tabii ki sadece kadınlar için var. Erkekler bütün namussuzluklarını kadınlar üstünden temizliyor.

Çocuğunun yaşadığını bilip göz yuman anneler işin en acı yanı. Bir anne buna nasıl ve neden göz yumar?
Bunu bu konunun uzmanlarına sorun, alacağınız yanıt, yüzde doksan anne bilmezden gelir olur. Neden söyleyeyim ve çok kızdırayım herkesi istiyorsan: Bir, kocanı kaybetmiyorsun. İki, maliyeti yok. Üç, düzen bozulmuyor. Dört, rakibin yok!

İstismara uğrayan bu çocuklar tek başına bundan çıkabilir mi? Kurban olmaktan sıyrılabilmeleri için ne yapılması lazım?
Hayır, çıkamazlar! Bu çocukların çok ciddi profesyonel yardım alması lazım. Hem travmanın fiziksel ve ruhsal yaralarını sarmak için hem yaşadıkları şiddeti üzerlerinden atmak için. Bu çocukların pamuklar içinde bakım görmeleri lazım! Yoksa kaybedebilmiş, nefret dolu hayatlara birileri daha ekleniyor demektir.

Kitabında bahsettiğin, konuşulmayan ama çok önemli olan dil konusundan da bahsedelim istiyorum. Çünkü kelimeler algıyı etkiliyor.
Mesela Türk aile yapısı her şeyden çok inciniyor da niye küfürden hiç incinmiyor? Bunu o zaman da çok soruyordum, özellikle de erkeklere. Erkekler bir karar verseler, sevişmek güzel bir eylem mi kötü bir eylem mi? Genelde de güzel olduğunu söylüyorlar, ben onların yalancısıyım. Eğer bu kadar güzel bir eylem ise; niye nefretlerini, kızgınlıklarını bu eylemle belirtiyorlar? Bunu anlayamıyorum. Kadınların bedeni o kadar kutsalsa, bu kutsal organlar sinirlendiklerinde, birbirlerinden nefret ettiklerinde hoyratça savrulurken, o kutsallık ne oluyor? Hele kadınların küfür etmesini hiç anlayamıyorum. Kocaları ya da sevgilileri yanlarında küfür ettikten sonra, gidip nasıl sevişebildiklerini anlamakta zorlanıyorum. Mesela sorun buralardan başlıyor olabilir diye düşünüyorum. Onun için kelimeleri nasıl kullandığımız çok önemli. O zaman kadın bedeni kutsal mı kirli mi? O zaman sevişmek ceza mı keyifli bir eylem mi? Ama belli ki insanlar memnun.

Tabii, hatta rahatsız olursan seni tuhaf buluyorlar. Küfür çok normalleşti.
Her şey çok normalleşti ve konuşulmaz hale geliyor. Keşke psikologlar küfür eden insanları incelese, acaba seksle ilişkileri ne kadar normal?

Taciz ve tecavüz kelimelerinin yanlışlığından da bahsediyorsun kitabında.
Bu kelimeler normalleştirildiği gibi, hele kurban kadınsa neredeyse hak ediyor. Tecavüz kelimesini duyduğumuzda artık bizde bir şey uyandırmıyor. Mesela Karaman olayında 10 erkek çocuğuna tecavüz edildi yerine; 10 erkek çocuğunun bedenlerine, onlara rağmen işkence edildi, koca koca adamlar küçücük bedenleri bedenlerini tatmin etmek için kullandı deseler, karşıda yaratacağı etki bambaşkadır. Onun için “bana rağmen” kelimesini içeren başka cümleler olsa, belki algı açısından farklılık yaratabilir diye düşünüyorum.

Doğru. O zaman verilen tepkiler de değişebilir.
Değişim rahatsızlıktan geçiyor ama kimse rahatsız olmak istemiyor.

Aile birliğini değil çocukları korumak önemli
turkiye-ne-yazik-ki-korku-ve-nefretle-besleniyor-128877-1.

Çok araştırdığın için soruyorum, böyle bir şey yaşamış bir çocuğa yaklaşım nasıl olmalı?
Bunu tabii ki uzmanların cevaplaması daha doğru ama bence asıl bu olmadan önce çocukları uyarmak lazım. Mesela niye anne babalar çocuklarını dudaktan öperler? Dudaktan öpüşmek normal bir şey değil, bunu çocuk psikologları da söylüyor. Önce çocuklara bedeninin mahremiyeti öğretilmeli. İkincisi, çocuklar git bilmem kim amcana sarıl diye zorlanmamalı Çocuğa beden mahremiyetini algılatmak çok önemli. Biri dokunduğunda çocuk bundan rahatsız oluyorsa söylemeli, istemediği kimsenin ne kucağına oturmalı ne öpmeli. Çocuklarının bedenlerinin sadece onlara ait olduğu, biri ona dokunduğunda bunu söylemesi gerektiği öğretilmeli. Bir örnek vereyim: Ben ilkokuldaydım, 7 yaşında olmalıyım. Okuldan eve yürüyerek gidip geliyorum, bir gün yürürken önüme, bana göre o zaman bir amca çıktı, üzerinden bir pardösü vardı, önünü açtı ve içi çıplaktı. Çok şaşırdım. Eve gidip bunu söyledim. Babama iletildi, Meltem yürüyerek mi gitse tartışıldı. Babam karakolla konuşmuş, ben yürümeye devam ettim ama sonradan öğrendim polis vermişler arkama. O kişi yakalandı, meğer biliniyormuş. Bana, aferin Meltem, iyi ki söyledin dediler. Söylemiyor olabilirdim.

Bir sürü çocuk için bu böyle olmuyor. Korkuyor, acaba ben ne yaptım da bana bunu yaptı diye suçlu hissediyor…
Tabii. Bir sürü insan için bu travma oluyor. Bunu anlattım çünkü böyle bir şey olduğunda, çocuklar bunu söyleyebilmeli. O durumda da; sen ne yaptın da bu oldu değil denmemeli, çözüm üretilmeli. Çünkü çocuk söylerse başına geleceklerden korkuyor, sevilmeyeceğini sanıyor… Yine bir vakadır; bir kız çocuğu enseste uğruyor, İzmir’de onunla görüşen psikiyatr paylaşmıştı bizimle. Önce şikayetçi oluyorlar, sonra anne ve kız kardeş küçük kızı ailenin düzenini bozmakla suçluyorlar ve şikayet de geri alınıyor! Oysa bu Avrupa’da daha farklı, çocuğu alıveriyorlar senden. Ya da çocukların bile arayabileceği telefon numaraları var ve her arayanı ciddiye alıyorlar. Aile birliğini değil çocukları korumak çok ama çok önemli.

Kız ve erkek çocuklarının istismardan etkilenmesi farklı mıdır?
Tamamen farklı. Etkileri de farklı, olumsuz etkilenme biçimleri de farklı. Şu biliniyor, kurban kurbanlığından sıyrılamazsa daima işkenceciliğe özenir, daima işkenceciyle empati kurar! Kurban kurbanlığından kurtulursa ancak özgürleşebilir. Bak kadınlara da, hep içinde bulundukları olumsuz şeyleri sürdürmeye çalışırlar. Şiddet gören kadın kuruluşlarının en çok şikayet ettikleri şudur: Kemikleri kırılıyor, kaçırıyoruz ama bir şekilde geri dönüyorlar. Çünkü o bir cezalandırma yöntemi bir taraftan da. Bu kız çocuğunda da erkek çocuğunda da çok büyük bir suçluluk yaratıyor. Bütün hayatını kendilik nefretiyle yaşayan birinden empati ve başkalarının acısını anlamayı beklemek o kadar gerçek dışı ki, kendine karşı öz nefretinle zaten her şeyden nefret edersin. O zaman da her şeye ve herkese zarar verirsin. Çünkü o nefreti beslemek zorundasındır. Kişi ancak o nefretle yüzleşebilirse, o içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulabilir. Ondan çıkılmadığı sürece; önce kedinden nefret ediyorsun, sonra senin gibi olmayanlardan nefret ediyorsun, sonra senin gibi düşünmeyenlerden nefret ediyorsun, sonra senin inancından olmayanlardan, sonra sana benzemeyenlerden nefret ediyorsun…

Dünyanın durumuna bakarak insanların çoğu kendinden nefret ediyor desek abartı olmaz.
Bunu söyleyebilirim. İnsanlar kendilerinden nefret ettiği gibi, insanlar kendileriyle barışık insanlardan da nefret ediyor. Biz kendimiz gibileri severiz, kendimiz gibi düşünenleri yanımızda isteriz. O yüzden de ne yazık ki, günümüzde nefret nefreti besliyor, sevgi sevgiyi değil…

Bu toplum gittikçe sevgisizleşti ve nefret dolu bir hale geldi sanki. Karaman’dan sonra bu toplum nasıl yıkılmaz anlayamıyor ve dehşete düşüyorum!
Yıkılmıyor… Çok dehşete düşmemek lazım çünkü nefret korkuyla beslenen bir şey. Nefreti beslemenin en iyi yolu, korkutmak ve düşman yaratmak. Ne kadar çok düşman yaratırsan, o nefret o kadar bileylenir. Nefret ne kadar bileylenirse, o kadar çok düşman yaratılır. Bu da böyle kendini besler durur. Besledikçe körleşme inanılmaz boyutlarda ve hızlı bir şekilde bulaşmaya başlar. Bir süre sonra da görüp görmemenin önemi kalmaz, görmek de istenmez… O yüzden de Türkiye ne yazık ki, korku ve nefretle besleniyor ve bu da insanlara iyi geliyor. Çoğunluğa iyi geldiği ortada. Ama bu değişimin de böyle olacağı da ortadaydı. Bu çok göstere göstere ve net bir şekilde oluyordu. Görmemeyi seçti insanlar, o yüzden ağlamamak lazım.

Ağlamasan da benim suçum ne, ben böyle yaşamak istemiyorum diye isyan ediyor insan.
Yaşamayın o zaman! Kendinize bakın. Sana bir şey söyleyeyim mi, dünyayı kadınlar değiştirecek ama bir şey daha değiştirecek. Dünyayı politikalar değiştirmeyecek, inançlar da değiştirmeyecek, aslında her birey değiştikçe dünya da değişecek! Kendin mutlu ol. Toplum böyle, sistem böyle demek çok kolay. Ama sistem sensin zaten. Nefret nasıl bulaşıyorsa mutluluk da, sevgi de bulaşabilir. Sen onlara sahip çıkmayıp, şu da böyle olduğu için ben böyleyim dediğin zaman, sistem kendini devam ettirir. Sistem bizden başka bir şey değil. Eskiden sevginin sihirli bir şey olduğunu düşünüyordum, nefretin bu kadar güçlü olabileceğini düşünmüyordum. Öğrendim ki, sevgi ne kadar güçlüyse nefret de o kadar güçlü. Bugün de neyi doğru buluyorsam onun için mücadele ediyorum, neye inanıyorsam ona uygun olarak davranıyorum ve sözlerimi açık açık söylüyorum ama insanlara rağmen bir şey yapılamayacağını artık çok iyi biliyorum.

İnsanlara rağmen insanları değiştiremezsin
turkiye-ne-yazik-ki-korku-ve-nefretle-besleniyor-128879-1.

Kitabın ana karakteri Sude’yi bu konuda çalışmaya teşvik eden Efsane isimli bir kadın var. O yaşadıkları nedeniyle bu konuda çalışmaya başlamış. Ben de senin başlangıç noktanı sormak istiyorum. Sen de benzer bir şey mi yaşadın?
Bu hep soruldu, hayır ben bir şey yaşamadım. Ama çok şeye şahit oldum. Benim annem çok küçük yaşta öldüğü için, belki de hayatın acımasız yüzüyle küçük yaşta yüzleştim. O yüzden zor bir çocuk ve zor bir genç kızdım. Bir şeye inanmam çok zor benim. Beni konuşarak bir şeye ikna etmen de zor. Benim sorgulamam, düşünmem, görmem anlamam lazım. Söz dinlemezdim, gerçekten baş belasıydım. Bir de korkusuzdum, hâlâ da korkusuzum… Belki bunların sebebi ölümle çok küçük yaşta tanışmış olmamdır. Ama hep farklıydım, uyumlu olamama gibi bir durumum vardı. Yazmaya da öyle başladım zaten. Yazarken de kendi varoluşumdan yola çıkarak, diğer kadınların varoluşlarını anlamaya çalıştım. O süreç beni buraya getirdi. İlk kitabımda; arayış içinde olan ama ne aradığını bilmeyen bir kadın vardı. İkinci kitabımda; çoğu kadının yaptığı bir hata olan, kendini erkeklerin gözüyle tanımlamaya çalışan bir kadın vardı. Sonra kendi bedenine ve varoluşuna ulaşmak için soyunmaya çalışan bir kadın vardı. Gerçekten soyunabilirsen, ortaya korkuların çıkıyor. İşte, “Yeter Tenimi Acıtmayın” korkulardan yola çıkarak yazılmış bir kitaptı. Çok uzun bir araştırma dönemi oldu, bunları yaşamış insanlarla çok uzun süre vakit geçirdim. Yazarken depresyona girdim, bütün bedenim şişmiştim, zor yazılmıştı bu kitap. Bu gerçekleri görünce de görmezden gelemiyorsun, ya da ben gelemedim. İnsanlar böyle şeyler yaşıyor, benim de bir oğlum var. Birazcık da bana rağmen kendimi bu işlerin içinde buldum ve içinden çıkamadım. Çünkü görmezden gelir gibi yapamadım. Ondan sonra da insanlar ulaşmaya başladıkça, nasıl onlara hayır diyeceksin ki? O dönemde çok yardım da aldım. Sevgili Gaye Erbatur milletvekiliydi, onun inanılmaz çabaları vardı ve bir sürü şeyin değişmesine Gaye hanım çok büyük emek vermiştir. Her sıkıştığımda aradığım Hülya Gülbahar vardı. Onun dışında bir sürü kadın kuruluşu o zaman da harıl harıl çalışıyordu. O dönemki adli tıp uzmanları bu konuya çok ciddi önem veriyorlardı.

Yaşananlarda değişiklik yok, bunların konuşulmasında değişiklik var diyebilir miyiz?
turkiye-ne-yazik-ki-korku-ve-nefretle-besleniyor-128878-1.Şöyle diyelim, bir şeyi bu kadar bastırınca bir yerden patlıyor. Şu anda bu yaşanıyor. Kendimden yola çıkarak şunu söyleyeyim, insanın kendini değiştirmesinin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Çok fazla mücadele istiyor, çok acıyı göze alman gerekiyor. İnsan acıyla olgunlaşıyor. Bunları göze almazsan kendini değiştiremezsin, kendini değiştirememiş insanlar toplumu değiştirmeye çalışıyorlar. Sonra da bu insanların şu lafları beni benden alıyor, kandırılmışız! Sen değil miydin sayfalarca yazılar yazan, doğrular bu diye insanları ikna etmeye çalışan, o kadar kandırılma ihtimalin vardıysa bu nasıl bir haddini bilmezliktir ki bu kadar büyük büyük konuştun? Hadi kandırıldın, bari şimdi sus, yok, şimdi de de susulmuyor. Konuşsunlar, insanlar da dinlemeye devam etsinler ne diyebilirim. Ben sadece şunun altını çizmeye çalışıyorum, kendini değiştirmesi o kadar kolay bir şey değil. Kandırılmışım, özür dilerim, şimdi böyle devam edelim. Bu çok ikiyüzlü bir şey! Herkes böyle yaşadığı sürece bir şey değişmez, değişmesi gerekiyor mu? Bilmem. Belli ki herkes her şeyden memnun, böyle istiyorlarsa bana duygularımı kitaplarımda yazmak düşer. Benim insanları, toplumu değiştireceğim gibi büyük büyük ideallerim yok.

Bundan 20 yıl önce daha idealist biriydin…
Hâlâ nasıl düşünüyorsam öyle düşünüyorum ama yıllar şunu gösterdi ki; insanlara rağmen insanları değiştiremezsin, insanlara rağmen insanları kurtaramazsın! Bunu anladığın zaman, tamam diyorsun. Artık biri bir şey sorarsa söylerim ama dediğim gibi insan malzemesine güvenmiyorum.

O halde durumumuzu baya umutsuz görüyorum… Kimse de bunu değiştirmeye çalışmıyor.
Umut lanettir! Eğer değiştirmeye çalışırsan yasaklanırsın, abartmakla suçlanırsın, bir sürü sorunla karşılaşırsın yine de bunları göze alır ve mücadeleye devam edersin. Sonra bir gün görürsün ki, aslında o kadar büyük bir kitle var ki sana karşı… Bu değişir mi, bilmem. Ben insan malzemesi konusunda çok umutlu olmadığım için bilemiyorum.

20 yıllık mücadeleden sonra geldiğin nokta bu sanırım?
İnsan kendi içindeki acılarla yüzleşmediği için, yıkıyor. Doğayı, insanları, çocukları, her şeyi yıkıyor! Bu yıkıcılık korkunç bir şey. Kendi içindeki yıkıcılığa herkes bakabilse, belki biraz değişebilir.

Peki, bunu nasıl yapabilir insanlar? Bunun için bir şeyden rahatsız olmak gerekir herhalde?
Tabii, önce bir şeyden rahatsız olmanız lazım. Ama rahatsız olmak; bu konular konuşulduğundaki o çok güçlü ahlak duygunuz değil, kendi içinizdeki bir yerlerde, bir zamanlar adına vicdan deniyordu şimdi var mı bilmiyorum, bir şeyin dürtmesi ile başlıyor. Ama insanlar kendilerine soru soruyorlar mı, çok inanmıyorum. İnsanlar kendi hissettikleriyle değil, başkalarının onlar hakkında ne hissettikleriyle daha meşguller.

Dünya ancak kadınlar değişirse değişebilir
turkiye-ne-yazik-ki-korku-ve-nefretle-besleniyor-128880-1.

Bütün bunlardan rahatsız olan insanlar için bu dünyada yaşamak bir lanet gibi.
Üzülmek bir işe yaramıyor. Ama mücadele etmenin şöyle bir faydası var, en azından 1 kişinin hayatı değişmiş oluyor. Dünya değişir mi? Dünyanın ancak kadınlar değişirse değişebileceğine inanıyorum. Kadınlar değişir mi? Bilmiyorum.

Eskiden kadınların değişebileceğine de daha çok inanırdın…
Hâlâ inanıyorum ama o zaman daha çok inanıyordum açık söyleyeyim. Bunu Türkiye özelinde değil, genel bir şey olarak söylüyorum. Çünkü ataerkil sistem o kadar güzel kurgulanmış ki dünyada ve o kadar kuvvetli ki… İngiltere’de yeni oyunumu yazarken; çok uzun aylar sokakta çalışan, başka ülkelerden getirtilip seks kölesi olarak kullanılan ve tecavüze uğramış kadınlarla konuştum. Aslında dünyanın her yerinde durum aynı. Sistem o kadar güzel işliyor ki, bunun için dünyanın her yerinde kadınların isyan etmesi lazım. Ederler mi? Bilmiyorum. Rahat her zaman daha rahat!

Senin gibi kayıtsız kalamayan insanların artık ben ne yapabilirim noktasına gelmesi çok üzücü.
Kayıtsız kalamıyorum ama artık daha gerçekçi bakıyorum. Yapabileceğimi yapıyorum, minicik bir kıvılcım yakarsa ne güzel olur, yakmazsa da ben ne yapabilirim ki diye bakıyorum. Ama bunlardan ayrı bir Meltem’in hayatı var mı bilmiyorum aslında. Bunlar beni ben yapan şeyler.

ÖZLEM ÖZDEMİR- info@ozlemozdemir.net / @ozlemozdemir
​Fotoğraflar: PINAR ERTE / www.pinarerte.com