Türk Yazar Rejimin Değişmesinden Korkuyor!
TÜRK YAZAR REJİMİN DEĞİŞMESİNDEN KORKUYOR!
11.06.2011 | Folha S. Paulo, Marcelo Ninio
Türk yazar, rejimin değişmesinden korkuyor. Türkiye’nin ekonomik başarıları ve bölgedeki etkinliği üzerinden, iktidar tarafından bir seçim kampanyası yürütülmüş olsa bile, İslamcı ve Laik kesimin önceden başlayan bölünmeleri hala açık yara olma halini devam ettirmekte.
Anketler, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik lideri olduğu AKP’nin üçüncü kez seçileceği yönünde neredeyse kesin sonuçlar vermekte.
Kazanacağına emin olan AKP, Meclisin üçte iki çoğunluğuna sahip olarak, referanduma ihtiyaç duymadan Anayasa’nın değiştirilebileceği yönünde tam yetki alacaklarını iddia etmekte.
Bu olasılık ise, daha önce kitabı hükümet tarafından yasaklanan feminist yazar Meltem Arıkan gibi Laikleri endişelendirmekte ve Erdoğan’ın çok güçlenmesi halinde Türkiye’nin İslamcı bir yönetime doğru gitmesinin büyük risk taşıyacağını düşündürmektedir.
Erdoğan’ın Türk Anayasasını yeniden yazma tutkusu, hali hazırda yeterince güçlü olan Başbakan’ın, devletin demokratik doğasını, özellikle de ifade özgürlüğünü risk altına alacağına dair endişeler uyandırıyor. Sizce, bunlar haklı endişeler midir?
12 Eylül 1980 askeri dikta döneminde yapılan ve bugüne kadar bazı değişikliklere uğramış olmasına rağmen hala ifade özgürlüğünü ve bireysel özgürlükleri kısıtlayan mevcut Anayasa’mızın kesinlikle değiştirilmesi gerekmektedir.
Ancak, Başbakan Erdoğan’ın, bundan sonrası için öngördüğü Anayasa değişikliklerini bilmiyoruz. Seçim propagandası, yeterli çoğunlukla parlamentoya girerek referanduma gerek kalmaksızın Anayasa’yı değiştirmek üzerine kurulu. Ama meydanlarda, Anayasa’nın maddelerinden veya yeni Anayasa’nın nasıl olacağından söz etmek yerine dini mesajlar vermeyi tercih ediyor.
Yakınlarda, Erdoğan katıldığı bir TV programında ‘Gönlümde Başkanlık sistemi yatmaktadır’ demiştir. Bu sözlerden algıladığımız, başkanlık sistemine dayalı, İslami içerikli otoriter bir rejimin hazırlanmakta olduğudur.
Türkiye’de, demokrasi kavramının içi boşaltılmıştır ve en temel insan haklarımızın yok edileceği endişesi taşıyanların sayısı da her geçen gün artmaktadır.
Laiklerin bir diğer endişesi de; daha güçlü İslamcı bir iktidarın, ülkenin laik haklarına mani olacağı yönünde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
AKP iktidara geldiğinden beri, Avrupa Birliği normlarına uygun bir demokrasi talep ettiğini belirtmiş ve toplumun belli bir kısmı da AKP ile Avrupa Birliği’ne girebileceğine inanmıştır. Geçen süre içinde, AKP’nin ileri demokrasi ifadesi, Laiklerin aleyhine ve İslamcı siyasi hareketin lehine dönüşmüştür. Son yıllarda, hükümet sürekli ileri demokrasiyi öne sürse de, anti-demokratik uygulamalar artmış ve artmaya devam etmektedir.
İslami yaşam biçimini savunanlarla savunmayanlar arasındaki kutuplaşma artmakta, sertleşmekte ve kimi zaman iktidar bu kutuplaşmayı körüklemektedir.
Geçmişte, AKP’nin İslami bir yöneliminin olmadığı, tam tersi demokratik bir dönüşüm sağlamaya çalıştığını düşünenlerin büyük bir bölümü bugün tersini düşünmeye başlamıştır. Bu endişe özellikle kadınlarda gün geçtikçe daha da artmaktadır. Bugün, Türkiye mevcut Laik rejimin değişeceğinden korkanlar ve Laik rejimin değişmesi gerekliliğine inananlar olarak ikiye bölünmüştür.
Türkiye’de kadına karşı şiddet ve ayrımcılığın siyasette yetersiz temsil edildiğine yönelik raporlar bulunmaktadır. Siz, ülkede Kadın Hakları’nın geliştiğini mi yoksa tam tersini mi hissediyorsunuz?
Türkiye’de kadın cinayetleri, AKP iktidarı döneminde %1400 artmıştır. Bu cümleden yola çıkarak, hükümetin kadın cinayetlerini teşvik ettiğini söylemek doğru olmaz. Ancak, çoğunlukla İslami bir söylemle kadının bedeni üzerinden siyaset yapmayı tercih eden Başbakan Erdoğan, kadınlarla erkeklerin eşit olmadığını da ileri sürmüştür.
Erkek egemen toplum düzenini savunan Başbakan ve ekibinin yaratmış olduğu sosyo-kültürel ortamda kadın önemsizleştirilmiştir.
Seçimlerden sadece beş gün önce, ani bir kararla, ‘Kadın ve Aileden sorumlu Devlet Bakanlığı’nın adı, içinden ‘kadın’ kelimesi çıkartılarak değiştirilmiştir. Ayrıca, Başbakan, sıklıkla kadınların üç çocuk yapmaları gerektiğini dile getirmektedir. Gelişmiş ülkelerde, kadının istihdam edilme oranı %50 iken, Türkiye’de bu oran %25’e kadar gerilemiştir. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Amerika Birleşik Devletlerindeki kadınların %20’si, Avrupa’dakilerin %40’ı, az gelişmiş ülkelerdekilerin %50’sine yakını, aile içi şiddete maruz kalmaktadır. Bu rakam, Türkiye’de ise %58 civarındadır (2010 yılı). Bir kadın olarak, Türkiye’deki varoluşumun günden güne tehdit altına alındığını hissediyorum ve bu konuda mücadele etmeye kararlıyım.
Türkiye’deki yönetim biçimi, Arap ülkelerindeki İslamcı demokrasiye bir model olarak belirtiliyor. Siz demokrasi mücadelesi vermekte olan Arap nüfuslarına, bu modelin başarılı olduğu ile ilgili öneride bulunur musunuz?
Ben model ülke kavramına inanmıyorum. Her ülke, kendi kültüründen ve tarihinden yola çıkarak kendi dinamiklerini oluşturur ve oluşturmalıdır. Analog dünyadan dijital dünya düzenine geçiş sürecindeyiz. Analog dünyanın tüm düşünce kalıpları anlamını yitirmekte, yeni kavramlar üretilmektedir. Dijital dünya düzeni, varoluşların korkulardan arındığı bir dünya olacaktır ve bu geçiş döneminde kadınlara büyük sorumluluk düşmektedir.
Kadınlar, eğer analog dünyadaki gibi pasif olmayı, güdülmeyi ve hareketsiz kalmayı seçerlerse, bu süreç sancılı olacaktır. Arap dünyası korku eşiğini aşarak, yeni bir başlangıç için mücadele etmeye başlamış, kadınlar da bu mücadelede etkin rol almışlardır. Bu mücadeleyi yapanların, ülkelerindeki dinamiklerden yararlanarak kendilerine özgü yönetim tarzlarını oluşturmaları gerektiğini düşünüyorum.
GO BACK

