A Novelist, columnist & playwright

Paralel Yaşamayalım, Kesişsin Çizgilerimiz!

Kadın olmak zaten ‘öteki’ doğmuş olmak demek… Bir de üstüne göçmen olduğunuzu düşünün…

28.04.2009 | Star, Alin Taşçıyan

Yaşadığınız, çalıştığınız, okuduğunuz ülkenin ‘asli unsur’u sayılmıyorsunuz. Size ‘Nerelisiniz?’ diye soruluyor: ‘Vatanın neresi?’, ‘Anadilin ne?’… 

Bir insanın göç etmek zorunda kalacağı bir ülkede, hele bir de kadın doğmuşsanız acı deneyimleriniz vardır mutlaka. Sizi içerden kemiren mutsuz anılarınız vardır. Yoksulluk ve haksızlık daha çok sizin üzerinize çullanmıştır. Tecavüz ve tacize siz uğramışsınızdır. Hayatınız üzerinizde siz söz sahibi olamamışsınızdır. İktidarın sahibi erkeklerdir, onlar sizin yerinize karar vermiştir iç savaş çıkarmaya, evinizi bombalamaya, ailenizi yok etmeye, tarlalarınızda ekin, ahırlarınızda hayvan bırakmamaya, okullarınızı kapatmaya. Nerede, nasıl yaşayacağınıza önce babanız karar vermiştir, sonra kocanız. Belki sevdiğiniz, umut bağladığınız adam sizi yüzüstü bırakmıştır çocuklarınız olsa bile. Kaderine boyun eğen anneniz eriyip gitmiştir gözlerinizin önünde.

Çektikleriniz sizi güçlendirmiştir, direncinizi arttırmıştır çekeceklerinize karşı. Deriniz kalınlaşmıştır, ama yüreğiniz katılaşmamıştır. Kadın olmak, göçmen olup iki kere ötekileştirilseniz bile içinizdeki ışığı kolay kolay söndüremez. Müziğinizi susturamaz. Şarkı söylemek, dans etmek, hayatı paylaşmak için içinizde biriken enerjiyi salıvermenin fırsatını bulmuşsunuzdur bir gün!

Ben, 26 Nisan Pazar gecesi garajistanbul’da ‘Parallel’ adlı oyun sırasında ‘iki kere öteki’ yedi kadınla tanıştım. Bu sıra dışı tiyatro sahnesinden izleyiciye ulaşmalarına tanık oldum. Sanat olup izleyenlerin zihnine doldular. Adlarının ne olduğunu, nereyi vatan olarak gördüklerini, hangi dilleri konuştuklarını, ne iş yaptıklarını, başlarından neler geçtiğini öğrendim ve onlarla ‘paralel’lik kurdum. Oyun bittiğinde birlikte dans ettik, şarkı söyledik. Onları kutlarken eskiden beri tanışırmışız gibi kucaklaştık.

Övül ve Mustafa Avkıran’ın garajistanbul bünyesindeki tiyatro toplulukları 10+’nın tasarımı olan ‘Parallel’ bir oyun değil aslında. İnsanı zenginleştiren, çoğaltan, duyarlılığını arttıran bir çalışma. Avkıranların yönettiği, Meltem Arıkan’ın dramaturjisini gerçekleştirerek metinlerini yazdığı ‘Parallel’ 2009 Avrupa Kültür Başkenti Linz’de yaşayan göçmen kadınlarla iki kere ‘öteki’ olmak üstüne bir çalışma olarak tanımlanıyor yaratıcıları tarafından. Oyunda rol alan kadınlar oyuncu değil, gerçek kimlikleriyle sahnedeler. Gerçek yaşamöyküleri bize aktardıkları… Seslerindeki acı da gerçek, umut da… Şarkılarındaki hüzün, danslarındaki coşku içten. Göçmen kadın olarak yeni bir hayat kurma süreçlerini, iki kere öteki olmaya rağmen nasıl da kendileri gibi varolmayı başardıklarını hayranlıkla dinliyorsunuz.

Yukarı Avusturya Eyaleti’nin başkenti olan Linz, kültürel yönden çok etkin, çağdaş sanata önem verilen, yeşillikler içinde, gemi sefası yapılabilen nehir kıyısında küçük bir kent. Adolf Hitler’in doğup büyüdüğü, yanılmıyorsam 9 yaşına dek okula gittiği kent olması dolayısıyla, kötü demeyelim ama nahoş bir şöhreti var! Oysa bugünün Linz’inde nüfusun sadece yüzde 7’si özbeöz Avusturyalı! 38 farklı ülke vatandaşı yaşıyormuş Linz’de. Minik bir dünya mozaiği adeta.

Tam da bu nedenle göç ve entegrasyon konusu Avrupa Kültür Başkenti olarak Linz’de üretilecek yapıtların teması olarak ağırlık kazanmış. Linz09 ajansı 10+’ya bu konuda bir tiyatro çalışması için talepte bulunmuş. Uzun ve zorlu bir seçme sürecinden sonra ‘Parallel’de izlediğimiz yedi şahane kadın hayatlarını dönüştüren bu projenin birer parçası olmuş. ‘Parallel’ geçen hafta boyunca Linz’de sergilendi, haftasonu da garajistanbul’da, şimdi de dünya turnesine çıkacak.

‘Parallel’ bir piyanonun başına toplanan kadınların şarkısıyla açılıyor. Bir dil kursunun ilk dersinde öğrendiğimiz cümle kalıplarını andıran diyaloglarla ilerliyor. ‘Adın ne?’, ‘Hangi dilleri konuşuyorsun?’, ‘Vatanın neresi?’, ‘Dinin ne?’ vb. sorularla başlayıp daha derinlere iniyor. Geniş basamaklı merdiven biçimindeki platform üzerinde dağınık oturan kadınların bazen ayakta, bazen sırt üstü sürünerek ama hep geriye doğru hareket etmelerini söyledikleri şarkıların hüznüne hüzün katan, çok dokunaklı bir buluş.

Bütün prova sürecine tanık olan Meltem Arıkan, kadınların öykülerine damgasını vuran sorunların kökenine inen ve onları kuramsallaştıran metinler yazmış. Oyun sürecinde Roza Erdem bu metinleri piyano başında okuyor. Pratik olanla teorik olan arasında kurulan paralellik de kadın öyküleri arasındaki paralelliği pekiştiriyor. O zaman kafamıza dank ediyor paralel yaşamanın bir toplumda aslında uyumlu yaşamak anlamına gelmediği. Birbirine değmeden geçip giden çizgiler tutturmamızın soğuk, mesafeli, duyarsız olmaktan başka bir şey olmadığı. Çizgilerimizin mutlaka kesişmesi, birbirine dolanması gerektiği.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


GERİ DÖN