A Novelist, columnist & playwright

Aile Düzenini Sarsan Kadın

Laurie Penny, feminist Türk yazar Meltem Arıkan’la konuştu

22.05.2008 | Red Pepper Magazine (UK), Laurie Penny

Son sahne bittiğinde salonda çıt çıkmıyordu. Sadece sessizlik…İki dakika kadar süren mutlak bir sessizlik… Yönetmenin “Yüreğimiz ağzımıza geldi” diyerek anlattığı bir sessizlik… Sonra ışıklar yandı ve aynı anda bir alkış sağanağı başladı. Seyircilerden bazıları gözyaşlarını tutamıyorlardı.

Yukarıdaki sahne Meltem Arıkan’ın yeni eseri “Oyunu Bozuyorum”un final sahnesinden sonra, Zürih, Rotterdam ve İstanbul’daki gösterimlerin hepsinde tekrarlandı. Ödüllü, feminist ve laik yazar, Ortadoğu’da ve dünyanın dört bir tarafındaki kadınları ezen dinsel ve ataerkil baskılara karşı topyekün bir çığlık yaratmayı kendine görev edinmiş durumda.

Ensest ve aile içi şiddeti irdeleyen kitabı “Yeter Tenimi Acıtmayın” kendi ülkesi Türkiye’de önce yasaklanmış ve daha sonra da yazar hakkında, “aile düzenini bozduğu” ve ahlaki değerlere saldırdığı gerekçesiyle dava açılmış. Arıkan’a göre “Devlet, Türkiye’de ensest olmadığında ısrarlı. Ülkemde ailenin kutsallığına dair son derece güçlü bir inanç var. Oysa ben ailenin kutsal olmadığını söylüyorum.”

Söz konusu davadan her ne kadar aklanmış da olsa Arıkan, şu an için kurgu romandan uzaklaşmış durumda. “Oyunu Bozuyorum” 40 yaşındaki yazarın ilk tiyatro eseri.

Soho’daki Curzon Sineması’nın önündeki kaldırımda birlikte sigara içerken bana “Tiyatro bir protesto sahası olarak çok önemli” diyor. Atkuyruğu yapılmış saçları ve pırıltılar saçan yeşil gözleriyle Meltem Arıkan, Londra’nın yeni belediye başkanı ile aynı topraklardan, Türkiye’den geliyor ama şükürler olsun ki onunla tüm benzerliği bu kadar… Biraz önce İranlı Marjane Satrapi’nin muhteşem filmi Persepolis’ten birlikte çıktığımız yazar, ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleriyle konuşuyor. “İran’da da her şey ilkönce İslamcı bir parti ile başlamıştı. Benzer durumların şimdi Türkiye’de yaşandığını görmek çok korkutucu.”

Arıkan’ın çalışmaları aynı zamanda “namus” cinayetlerini, türbanı ve kişisel deneyimlerden doğan edebi bir vahşilikle, dini değerleri de sorguluyor. Eserlerinin duygusal boyutu gücünü, tüm dünya kadınlarının evrensel deneyimlerinden alıyor. Belki de bu yüzden kimi okuyucu ve izleyicileri karşı karşıya kaldıkları bu tabloyla başa çıkmakta zorlanıyorlar.

“Avrupa’daki kadınların da diğer hemcinsleriyle aynı şeylere maruz kaldıklarını öğrenmeleri, onları çok rahatsız ediyor” diyor acı bir tebessümle… Ve ekliyor: ”Zürih’te insanlar oyuna, yabancı bir kültür hakkında bir şeyler öğrenme beklentisiyle gelmişlerdi. Ama onun yerine, kendilerini ve kendi kültürlerini sorgulamak zorunda kaldılar. Bazıları da bundan hiç hoşlanmadı.”

Arıkan’ın oyunu gerçekten de insanın rahatını kaçıracak türden. Randevumuza gitmeden önce aceleyle göz attığım metinde, o sınırları çok da belirgin olmayan konu başlığıyla, “İslamiyet ve Kadın”la ilgili bir şeyler bulabileceğimi umuyordum. Hiç hazırlıklı olmadığım şeyse, kendimi, metroda, salya sümük ağlarken bulmaktı. İlk satırlardan itibaren elimdeki metne kapılıp gittim:

“Kusuyorum, bileklerimi kesiyorum. Kendime ne kadar zarar verirsem, o kadar dikkat çekeceğimi biliyorum. Sevgi ve acıma arasındaki farkı bilmiyorum. Kendimi sevmiyorum ama başkalarının beni sevmesi için sürekli olarak oynuyorum. Kendimi beğenmiyorum ama başkalarının beğenmesi için sürekli kusuyorum.”

Meltem’in karakterleri, kendilerini ilgilendiren her türlü konudan net bir biçimde, açık açık ve öfkeyle bahsedebiliyorlar: Ensest, tecavüz, yeme bozuklukları, kendine zarar verme, erdem, evlilik, namus, seksilik ve kadınsal varoluş gibi… Sahnesinin ortasında genç adamlar ve kadınlar, öfke dozu azaltılmış, silahlarından arınmış bir şefkatle aralarındaki farklılıkları tartışıyorlar; erkek dini liderlerin, resmi görevlilerin ve psikologların düşmanlık dolu ses tonları sahnede yükselirken, tutkularını ve sorunlarını anlatmaya çalışan kadın oyuncuları kuşatıyor.

Böyle zamanlarda Arıkan’ın kalemindeki incelikli ustalık nefes kesici; ama metnin başka yerlerinde, kelimenin tam anlamıyla ortalığı kırıp geçiriyor: “Elimdeki balyozla kafan ve bedenin arasındaki duvarı yerle bir etmeye geliyorum. Ben, senin erkekliğini tatmin etmek için kullanabileceğin bir nesne değilim. Hazır mısın? Çünkü işte bu, gerçekten acıtacak.”

Arıkan’ın eserleri yetkinliklerini, yıllar süren zahmetli akademik araştırmalara borçlu olduğu kadar edebi güçlerini de yazarın, çok erken yaşlarda göğüslemek zorunda olduğu acı ve kayıplara borçlular. “Ben beş yaşımdayken ailem feci bir trafik kazası geçirdi. Annemle babam tam iki yıl hastanede tedavi gördüler ve sonunda annemi kaybettik. Ben Ankara’da halam, büyükannem ve büyükbabam tarafından büyütüldüm.”

“Bu kadar erken yaşta ölümle tanışmak insanı sorular sormaya zorluyor. Din hakkında. Tanrı hakkında. Yaşam hakkında. Kadınlar ve erkekler hakkında” diyor Meltem Arıkan, gözlerinde sonsuz bir hüzünle… Ve ardından da ekliyor: “Aslında ben soru sormaktan hiç vazgeçmedim.”

Arıkan eşi ve 13 yaşındaki oğluyla hala Ankara’da yaşıyor… Her ne kadar bu aralar “daha çok havaalanlarında yaşıyor” gibi görünse de…

Bu havaalanları aynı zamanda, yazarın çalışmalarını hayranlarından oluşan küçük bir ordunun yardımıyla daha ileri götürecek dur durak bilmeyen bir misyonun da ilk durakları…

Arıkan’ın sisteme kafa tutan, aykırı ve feminist kalemi, romanları ve oyununun İngiltere’de basılması konusunda da epey zorluk yaratıyor. Arkadaşı ve çevirmeni Melin Edomwonyi, “Cesur yayıncılara ihtiyacımız var” diyor, “Herkes böyle bir işin altına giremez.”

Meltem, Türkiye’de ve kıta Avrupa’sında her geçen gün büyüyen hayran kitlesi için yılmaksızın yazmaya devam ediyor. “Yazdığım her şey kadınların yolculukları ile ilgili” diyor, “sistemin size nasıl varolacağınızı dayatmasına izin vermemek üzerine yazıyorum. Ve bugün Türkiye’de insanları bölmeye başlayan şey tam da bu. Ekonomi veya çevre filan değil; türban, aile ve kadın meseleleri. Kadınların gücü olmadığı halde gücü elinde bulunduran erkekler sürekli olarak onlar hakkında konuşup duruyorlar. Ama eğer kadınlar gücü gerçekten ellerine geçirirse bu sistem tamamiyle çökebilir.”

Arıkan’ın okuyucularına iletmek istediği mesaj çok radikal, çok ustaca ve doğrusu üslubu da hiç nazik değil… Ataerkil sisteme ve dinlere karşı yürekten gelen bir protestoyu içeriyor. İngiliz yayıncıların tatsız buldukları da zaten bu açık sözlü tavrın ta kendisi: Öfkeli Ortadoğulu kadınlar hala onların adlarına konuşarak Batı’nın sömürge sonrası duyarlılıklarına kafa tutabiliyorlar.

Arıkan’ın manifestosu uzun soluklu, dobra ve utanmaz. “Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsanız, tüm kadınların duygusal ve siyasi anlamda varolmayı, ama tümüyle ve gerçekten varolmayı öğrenmeleri gerekir. Bu ilk adımdır. Kendileri olmayı, gerçekten varolabilmeyi ve gücü ellerine geçirebilmeyi başaran kadınlar, bu sistemi dizlerinin üzerine çöktürecektir.”

Türk yetkililer tarafından sürekli izlenmesine ve Avrupalı tiyatroseverler tarafından da zaman zaman “çık çık” nidalarıyla karşılanmasına rağmen ortada yadsınamaz bir gerçek var: Meltem Arıkan’ın sessiz sedasız bir kenara çekilmeye hiç niyeti yok. Tanrıya şükür ki!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


GERİ DÖN