A Novelist, columnist & playwright

Keşke…

Psieart | Kasım/Aralık.2016

Etrafını saran ağaçların yapraklarına kilitlenen gözleri hiç kımıldamıyordu. Ağaçlar, birbirine dolanan dallar, iç içe girmiş yapraklar… Ağır başlı ağaçların, hafif meşrep yaprakları…

Yıllardır yan yana büyümüş ağaçlar, yıllarla kardeş olmuş dallar kendilerinden emin, kendileriyle, kendiliklerinde… Oldukları gibi olmaktan mutlu. Mutlu mu?

Ağaçların duyguları var mıdır?
Duygu…
Duygular…
Hissedilenler…
Hissedilmeyenler…
Bastırılanlar…
Yaşananlar…
Yaşanamayanlar…

Lise ikinci sınıftayken, en sevdiği kız arkadaşlarıyla yaptığı konuşma kelimesi kelimesine beyninde yankılanıyordu. “Hiçbir zaman keşke demeyeceğim. Keşke diyeceğim hiçbir şeyi yapmayacağım. Keşkesiz bir hayatım olacak, buna kararlıyım.” Bu sözleri söylerken ne kadar kendinden emindi. Bu sözleri ne kadar inanarak söylemişti.   

İçim yarılıyor, tenim, organlarım, her şey önce parçalara bölünüyor, sonrasında yarılıyor, sessiz duruyor olmam yarılmış parçaların dağılmasından korkmamdandır. Yarıklar arttıkça…Yarıkların yaraları…

Keşkelerden arınmış bir hayat mümkün müdür? Hayatlar keşkelerle örülmese de, bir köşede saklanan keşkeler… Keşkeler gerçekten pişmanlık mı içerir? Pişmanlık hayal kırıklıklarının kabuk bağlamasını mı sağlar, yoksa pişmanlık hataları tekrar etmemek için çalan uyarı çanları mıdır? Belki de pişmanlık değişmemek için geçmişe takılıp kalmayı sağlayan gizli bir tuzaktır. Kim bilebilir ki… Keşke…

Öylece bakıyor… Yapraklar birbirlerinin içinde, renkler birbirlerinin gölgesinde… Öylece bakıyor; geçen yıllarına, yaşadıklarına, hayal kırıklıklarına, düşüncelerine, duygularına, aklından geçenlere… Ağaçlara baktığı gibi, yaprakları gördüğü gibi, renklerin farklılığını algıladığı gibi… Uzaktan uzağa…

Hiçbir şey hissetmiyor, hiçbir duygusu dile gelmiyordu. Duygular donar mı? Hisler susar mı? Lacivertlerin sessizliğinde gitgide derinlerine çekiliyordu. Boğulmak istercesine, boğulmaktan boğulmuş…

Yıllar içinde hep seçim yapmış, tüm seçimlerinin de sorumluluğunu aldığından emin olmuştu. Emin olmak?… Her hayal kırıklığında kendine dönüp bakmış, yaşamını yıl yıl, anı anı soymuş, tekrar sormuş, yeniden sorgulayıp durmuştu. Hiçbir zaman şimdiki aklım olsa diye başlayan tümcelere ihtiyaç duymamış, her zaman şimdiki aklıyla geçmişe bakmış, hep kendini sorgulamıştı.

Sanki tüm yaşananlar, tüm olanlar, tüm dünya onun kararlarıyla dönüyormuş gibi…
Sanki onun dışındaki insanların hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi…
Sanki her defasında başa sardığı hayat filmini başka başka açılardan sorgulamazsa acılar anı boğacakmış gibi.
Sanki… Sanki… Sanki…

İçimde deşilmedik tek bir nokta kalmadı, geçmişimde bakılmadık tek bir an kalmadı. Peki ama ne geçti elime? Kevgire dönmüş bir geçmiş, sürekli elenen anlar ve yaşanamamış zamanlar…

Korkularla yüzleşmek…
Kimseye muhtaç olmamak…
Hep güçlü olmak…
Sorun olmamak..
Sorumluluk almak…

Maklar, mekler, çözümlemeler, hesaplaşmalar, beklenenler ve akıp giden yıllar… Tekrar tekrar en baştan sorgulamak… Çocukluğu, ergenliği, gençliği, kadınlığı… Nedenler, niçinler, çözümlemeler, analizler, anlamlar, anlamalar avucundan kayıp giderken geçmişi an be an ondan bağımsızlaşırken… Yaşam denen o karmakarışık örgüyü anlamanın yolunun geçmişe bakmak olmadığı gerçeği…

Geçmişe bugünden bakmanın üstten bakışı…
Geçmişi bugünden yargılamanın haksızlığı…
Geçmişi geçmişte bırakamamının ağırlığı…

Hayatımda hiç hissetmediğim kadar öfkeliyim. İlk defa ve ilk defa sadece öfke hissediyorum. Kendime, geçmişe, sorgulamalara, olmamışlara, yüklendiğim sorumluluklara, ertelemelere, yaşama ve her şeye o kadar öfkeliyim ki… Hiçbir korkum yok… Ama her şeyi yıkabilecek bir öfkem var… Öfkem o kadar öfkeli ki…

Kendi kendine konuştuğunun bile farkında varmadı. Kendi kendine, kendisiyle… “Geçmişten ders alınmıyor, geçmişten ders alınmadığının en güzel örneği zaten tarihin sürekli kendini tekrar etmesiyle her gün ispatlanmıyor mu? Geçmişteki hatalar, yeni hatalar yapmayı engellemiyor çünkü geçmişe baktıkça, geçmiş de bana bakmaya devam ediyor… Geçmiş geçmiyor… Her gün geçmişe eklenirken bugünden bakan gözlerim gördüklerine anlamlar yüklemeye, sonra da bu anlamları çözmeye devam ettikçe süregelen döngüler…  Bu anlamlardan uzak bir yaşam kurabilmek için daha ne kadar döngülerde dönüp duracağım.” Kendi kendine sorulan sorular ve yanıtlar…

Kendini döndürüp durmaktan yorulmuştu. Kendini soymaktan, kendini anlamaktan, kendini tanımlamaktan… Kendinden yorulmuştu çünkü geçen her gün ona yeni bir geçmiş getiriyordu. İşte o zaman tüm geçmişini öldürmeye karar verdi. Bebekliğini, çocukluğunu, ergenliğini, kadınlığını, her şeyi tek tek acımasızca öldürecek ve sonra da gömecekti. O mezarlığı da asla ve asla ziyaret etmeyecekti. Sadece geçmişini değil, oradan bugününe sızan tüm hayaletlerini de öldürecekti. Hiç acımadan, gözünü bile kırpmadan öldürecekti… Öldürecekti, öldürmek zorundaydı çünkü artık anlamıştı, eğer o geçmişini öldürmezse geçmişi onun her yeni gününü öldürmeye devam edecekti.

Öfkem öylesine keskin ki… Kulaklarımı tıkadım. Gözlerimi kapattım. Nefesimi tuttum. Yöntemleriniz, çözümleriniz, iyiliğiniz, kavramlarınız… Öfkemle hepsini yuttum… Ve bağırdım yüksek sesle “CANINIZ CEHENNEME”

Geçmişin ölümüyle birlikte keşkeleri, özlemleri, hayal kırıklıkları, gözyaşları, acıları, tamamlanmamışlıkları, kırıklıkları da gömülmeye başladı…

Etrafını saran ağaçların yapraklarına kilitlenen gözlerini kapattı. Havanın kokusunu içine çekti. Gözlerini açtı ve ağaçlara, birbirine dolanan dallara, iç içe girmiş yapraklara baktı. Ağırbaşlı ağaçların hafif meşrep yaprakları diye düşündü. Yıllardır yan yana büyümüş ağaçlar, yıllarla kardeş olmuş dallar, kendilerinden emin kendileriyle, kendiliklerinde… Oldukları gibi olmaktan mutlu. Mutlu mu?