A Novelist, columnist & playwright

‘İnsanlar gelecekten en çok da kendinden korkuyor’

Bugün, çok özel bir kaleme ve us’a sahip bir yazarla köşeyi şereflendiriyorum. Sözü fazla uzatmayacağım, kahvenizi alın ve algı pencerelerinizin havalanmasına izin verin, pişman olmayacaksınız, benden söylemesi!

Meltem Arıkan
  • Betül MEMİŞ/HABERTURK.COM

“Yazdıkça, yaşadıkça, gördükçe, şahit oldukça, anladıkça, algıladıkça sadece ben değil doğal olarak kalemimin tınısı da değişiyor. Aslında uzun bir süre yazmayı bırakmak için kendimle mücadele ettim ve bu mücadele sırasında “Erospa”nın dışında iki tiyatro oyunu ve sayısız makale yazdım. Daha önceden de söylemiştim, artık çok daha emin olarak söylüyorum; yazmasaydım delirmiştim! O nedenle de yazmaya mecburum…” diyen yazar Meltem Arıkan şöyle devam ediyor: “Biz hep bir bütün olmaya ya da kişiliğimizin bir bütünselliğe ulaşmasına çabalıyoruz. Mesela bizim için tutarlı olmak çok önemli bir şey. “Erospa”daki karakter ise tüm bunların tam tersi; çok parçalanmış bir karakter. Bir karakterin içinde bir sürü karakteri bulabiliyorsun. Ben şunu merak ediyorum; bu kitap ve içinde anlattıklarım okurda nasıl bir etki yaratacak. Bir de kalıplarımız var, örneğin kitapla ilgili en çok sorulan; karakterin adının niye Hello Kitty olduğu. Kullanılabilme halini abes görüyor. Oysa ben çok eğlendim yazarken. Mesela hiçbir hackear, Hello Kitty diye isim koymaz… Bilinçli koydum, evet, heckearlar da eğlenir…”

‘EROSPA’; YAZILDIĞI GİBİ OKUNUYOR, DEVAM!

Üşenmeyip hafızayı tazelersek; dünyada çok okunan Index on Censorship, News Junkie Post ve Safe World for Women gibi portallarda makaleleri yayınlanan ve bugüne kadar yedi romanı, bir fotoğraf sergisi ve bir araştırma kitabıyla us’ları başka alemlerde en temizinden keşiflere çıkaran Meltem Arıkan’ın sekizinci kitabı “Erospa” raflardaki yerini ‘çoktan’ aldı… (Erken içimden geldi notu: Çoktan dedim birazdan okuyacaksınız, neden çoktan diye, sabır!) Bugüne kadar yazdıklarından farklı bir üslup ve anlatımla karşımızda olan Arıkan, okura bu defa fantastik bir dünyanın kapısını aralıyor. Kısaca; yazdıklarıyla ve aslında röportajlarındaki kelamıyla çoğunlukla ‘sakıncalı’ bulunan, öyle ki yazdığı bir kitabıyla da ‘genel ahlak kurallarına uygun olmadığı’ için yasaklanan, yazdığı oyun sebebiyle de iki küsur yıl önce ülkesinden ayrılmak zorunda kalan bir yazar o… Hoş, (kitap çıktığı vakitler) biz Arıkan’la masa başında kelama düşeli de çok oldu, lakin derdiyle durulmayan bir coğrafyanın, bitmeyen çilesiyle hemhal olan belleğim bekledi yayına koymak için söyleşiyi! Bilmiyorum neden, belki nazarımda ‘umuda inanan yazar’ Meltem Arıkan’ı daha güneşli bir sabahta, günde köşede paylaşabilmek için… Ve hep hak verdiğim Nietzsche’nin ‘umut süründürür’ü misali, bu defa son kitabı umut olsun diye; yeni yıl öncesi kendinize bir güzellik yapın istedim ve umudun frekansıyla değil belki ama ‘Erospa’nın alemiyle tanışın istedim, en azından başka dünyaların kafalarında, kadrajınız neye düşüyor görmek için!

90 ÖNCESİ NESİL BİLGİYİ KALIPLARIN İÇİNDE ÖĞRENEBİLDİ

*“Erospa” nasıl meydana geldi?

Aslında bir sürecin sonucuydu; “Yeter Tenimi Acıtmayın”ın yasaklanmasından itibaren oluşan bir süreç… O dönemde çok hayal kırıklığı yaşadım fakat buna rağmen yine de iki, üç tane roman yazdım.  Ama aslında her romanı, kırgınlığım büyüyerek yazdım. Sonra da 2011’de daha çok internetle ve sosyal medyayla haşır neşir olmaya başladım. Çünkü dünyada bir değişim vardı ve bu değişim çok ilgimi çekti. Daha çok Türkiye’ye odaklanmak yerine, dünyadaki değişim nasıldı merak ettim. Çünkü orada gençler başka bir algı üstünden yaşıyor, başka bir dil konuşuyor ve biz bunu bilmiyoruz, anlamıyoruz da… 2011-2013 yılları arasında, -abartısız söyleyebilirim ki- gece, gündüz Amerika’yı hiç kaçırmak istemediğim için 13 gün boyunca hiç uyumadım. İnsanlar ‘Meltem, artık biraz uyumalısın’ diyorlardı. Gerçekten ne oluyor, ne bitiyor, bu gençler ne yapıyor, anlamak için iki senemi hiç dışarı ile ilişki kurmadan, bilgisayarın içinde geçirdim.

*Peki, bu sende ne gibi bir hissiyat yarattı?

Bütün dünyada bir geçiş içinde olduğumuz anlamını yarattı. Artık ‘analog dünya’ düzeninden ‘dijital dünya’ düzenine geçiyoruz. Böyle tek kelime ile söyleyince çok kolaymış gibi geliyor, ama değil…

*Kafa açıklığı olsun diye soruyorum; dijital ve analog kavramlarını açıklar mısın?

İnsanlar sosyal medya mevzularından bahsettiğimi düşünüyorlar ama ben hiç öyle bir şeyden bahsetmiyorum. Tabii ki sosyal medyanın etkisini yadsımıyorum, fakat benim anlatmak istediğim; bilgisayar, bilgisayar oyunları, sosyal iletişim ağları, bilgisayardaki hızla birlikte bilgiye kolay ulaşımın toptan yarattığı algı farklılıkları. Bizim neslimiz, sadece bize verilen bilgiyi öğrenebildi, çünkü başka bir bilgiyi öğrenebilme gibi bir şansımız yoktu; yazılı ve görsel medya ne bilgi verirse ya da kitaplar ne anlatıyorsa… Kitaplarda da hangi kitap dilimize çevrilirse, dil bilmiyorsan daha başka bir bilgiye ulaşma şansın yoktu ya da küçük bir bilgiye ulaşmak için bile koskocaman ansiklopedilerde saatler geçirmen gerekiyordu. Onun için de 1990 öncesi nesil, ya ezberleyerek ya da kalıpların içinde öğrenebildi her şeyi. Sonucunda da o ezberlere uyarak yaşandı. Ama yeni nesil ezberleyen bir nesil değil, çünkü hemen ve rahatlıkla istediği bilgiye ulaşabiliyor. Ezberleme gibi bir derdi yok, o bilginin işine yarar kısmını alıyor, bunu yorumluyor ve başka bir hale getiriyor. O yüzden de hayatı anlama ve algılama şekilleri ya da çözüm yöntemleri tamamen bizlerden farklı. Tabii o sırada da Türkiye’de çok sosyal medya durumları yoktu, o süreçte de makale yazmaya başladım. Enteresan bir şekilde, ilk başta Türkçe yazıyordum ama yurtdışından çok olumlu tepkiler alınca, İngilizce makaleler yazmaya başladım.

DAHA SARKASTİK BİR YAZAR OLDUM…

*Analog ve dijital dünya arasında yeni keşifler yaparken, değişik dünyaları farkedip, roman yazmanın artık bir şeyleri anlatamadığını düşünüp, yazmaktan vazgeçtiğin oldu mu?

Romana o sıralarda ara verdim ve evet, artık yazmamalıyım, sadece makale yazarak devam edebilirim diye düşündüm. Ben böyle düşünürken tam o sıralarda “Erospa”nın fikri doğdu. Fikir olarak başta ilginç geldi, yazabilir miyim diye çok düşündüm, tam da bu dünyayı ve geçiş sürecini anlatan bir hikaye. Yazmaya başladığımda da ben bir tiyatro oyunu yapayım dedim ve bildiğiniz olaylar gelişti.

*“Mi Minör” hikayesi için, bir söyleşinde demişsin ki; “absürt bir oyun yazdım ama hayatım oyundan daha absürt bir hale geldi.”

Evet, o dönemde “Erospa”yı da sildim. O herhalde hayatımda yaşadığım en zor andı, anlardı. Ondan sonra da İngiltere’de yaşamaya başladım. Sonra dediğim gibi araya makaleler girdi, kısaca “Erospa” yarım kalmıştı ve aklımda yarım kalmış bir hikaye olarak duruyordu. Fakat işin enteresanı başta romanı değil de günlük yazılmaya başladı. Sonra dedim; ‘neden olmasın’ ve kısa sürede de kendiliğinden oluşmaya başladı roman. Ama galiba ilk defa keyif alarak ve eğlenerek yazdığım bir kitap; özellikle roman kısımlarını hep gülümseyerek yazdım. Yazım sürecinde de bambaşka bir bakış açısı gelişti. Sonra aidiyeti sorgulayan “Hon” adlı bir oyun yazdım, Galler’de sahnelendi.

*“Hon” ne demek?

Gallerce ‘o’, ‘kadın’, ‘dişi’ demek. İki dilde oynanıyor oyun, Memet Ali Alabora yönetti ve Avrupa’yı gezmeyi planlıyoruz. Bu oyun da dünyada ilk defa iki dilde oynanacak Türkçe ve Gallerce. Kimi zaman oyunun içinde iki dilde konuşulacak. Tüm bu anlattığım hissiyat ve süreç, sadece kitaba, makalelere değil oyunlarıma da yansıdı. Dilime de yansıdı, misal daha sarkastik bir yazar oldum. Eskiden daha didaktik bir yazarken, şimdi kalemim daha sarkazma doğru gitmeye başladı.

 

SÜREKLİ BİR SUÇLU ARAMIYORUM, OLANLARLA BAŞETMEYİ ÖĞRENİYORUM

*Yaşadığımız bu coğrafyada, senin yaşadıklarını başka biri yaşasaydı, daha farklı ortama dönüştürebilirdi, ama sen kendi içinde yaşadın; peki, insanlara karşı olan düşüncende neler değişti?

Ben mızmızlanmayı sevmiyorum ya da kendime acımayı… Sürekli bir suçlu da aramıyorum. Olanlarla baş etmeyi öğreniyorum. Herhalde bunu öğrendiğim zaman da bana en yardımcı olan şey sarkazm dili oldu. Eskiden çok daha öfkeli, çok daha kızgındım ama artık öfkelenmekten ve kızmaktan yoruldum. O nedenle de daha içine kapalı, daha doğayla iç içe ve daha anti sosyal bir yaşam seçtim. İnsanlarla uzun uzun vakit geçirmek yerine, kazlarımla parkta oynamayı tercih ediyorum.

*“Erospa” bugüne kadar olan romanlarından farklı bir dil ve anlatıma sahip. Hatta öyle ki kendini deşifre etmekten hoşlanmayan sen, bu romanda günlük bölümleriyle karşımızdasın. Kendini anlatmayı sevmeyen biri için ilginç bir deneyimleme olsa gerek?

Aslında bugüne kadar -yani 15 yıldır- yapılan röportajlarıma baksan, kendimle ilgili çok az şey söylediğimi görürsünüz. Eve, bana rağmen oldu diyebilirim. İlk kitabımı yazdığımdan bugüne hep şuna inandım; hayatınla ilgili bilgi ver ya da verme, yazmak tamamen çırılçıplak soyunmaktır zaten. Ben bunu, o zaman daha göze almıştım. O anlamda da çok samimi bir yazar olmaya hep özen gösterdim. Bir şeyleri araştırarak yazan bir yazar değil de gerçekten hep içimden gelenleri yazan bir yazar oldum. “Erospa” benim en uzun sürede yazdığım romanım oldu. Hatta yarısından fazlası bitmişken ne yazık ki tüm romanı silmek zorunda kalmıştım. Romana Türkiye’de başladım, Galler’de bitirdim ve ikinci kez yazmaya başladığımda, önce içimde birikenleri yazmam gerekti ancak ondan sonra ilerleyebildim. İtiraf etmeliyim ki, ‘günlük’ bölümlerinden büyük bir kısmı yazdıktan sonra çıkardım. Hâlâ kendimi anlatmayı sevmiyorum…

*Peki, korku olmadı mı az da olsa?

Hayır, hiç korkmadım, yaşarken şunu gördüm ki; hiç aklına gelmeyecek yaptığın bir seyahatten bile bambaşka bir şekilde dönebiliyor insan, ki bende öyle bir koruma düzeneği de yok ve dedim ki ‘tamam, buyurun o zaman, o kadar merak ediyorsanız, duygularımı yazayım ve sizler de öğrenin.’

NE ANLATMAK İSTİYORSAM HEP ONU ANLATTIM, ALT SATIR YOK

*Bu arada “Erospa”nın anlamı nedir? Ve neden ‘erospa’?

Erospa, aşk tanrıçası demek… Bu arada da belirtmek isterim ki; ben kimseye bu kelimenin altından bir şey demek istemedim. Hani insanlar akıl tutulması diyor ya ben bunu daha çok akıl yutulması olarak görüyorum. Vicdan tutulması diyorlar, bence vicdan diye bir şey kalmadı, akıl ve vicdan olmayınca ortada bir aşktan bahsetmek de ne yazık ki mümkün değil. İnsanlar çeşitli alışverişlerin ismini de aşk diyorlar. Aşkı çok seviyorum ve kıymetli bir duygu olduğuna inanıyorum. Onun için de bütün kitap bir kadın aşk tanrıçası ve bu bana iyi geldi. Bana iyi geldiği için de adını böyle koydum yoksa kimseye bir şey söylemek istemedim. Bütün romanlarım için söylüyorum, hiç alt satır yok, ne anlatmak istiyorsam onu anlattım ama özel hayatımda birazcık da zor bir kadınım alt satırla konuşmayı bilmiyorum ve alt satıları da anlayamıyorum.
*“Erospa”da yazar, aynı anda kitabın içinde hem kendi hayatını yazıyor -şimdiki zaman dilimi- hem de kitabı yazmaya devam ediyor -gelecek zamana dair-. Türkiye’de böylesine bir anlatım tarzına rastlamadım.

Ben de bu tür bir roman okuduğumu hatırlamıyorum. Aslında, uzun zamandır yeni bir dile ihtiyacım olduğu düşünüyordum; sinik, gerçek, acımasız ve kirlenmemiş… Bunca kirliliğin içinde tabii ki anlamların, sözcüklerin temiz kalması imkânsız, o nedenle de yıpranmamış bir dil yaratmayı istiyorum. Sadece ve sadece anlamak isteyenler için bir dil yaratmak, yaratabilmek…

*Kitabın sonunda, anlatmak istediğine vardırabildin mi; ya da insanların anlayabileceğini düşünüyor musun?

Aslında sana bir şey söyleyeyim mi; ben bir şey anlatmak istemedim. Dünya bir geçiş süreci yaşıyor. Ben bu geçiş sürecinde algıladıklarımı ve algıladıklarımdan yola çıkarak yarattığım dünyayı okuyucu ile paylaşıyorum; onu sever ya da sevmez, paylaşır ya da paylaşmaz, ilk defa böylesine kaygılarım olmadı. Diğer kitaplarıma bakarsak aslında tarzım çok değişti. Çok kolay bir şey değil bu bütün okurlarımı kaybedebilirim.

DELİRMEK İSTEMİYORUM O YÜZDEN YAZACAĞIM

*Endişelendin mi?

Hayır, endişelenmedim. Ama şunda çok eminim artık, roman yazarsam bundan sonra böyle yazmaya devam edeceğim. Çok da büyük konuşmak istemiyorum zira bir ara ‘yazıyı bırakıyorum’ dedim, sonra anladım ki yazmasam delireceğim. Sonra da bununla barıştım, ben yazacağım belli ki. Delirmek istemiyorum o yüzden yazacağım.

*Kitapta kim olduğumuza dair kafa açıcı doneler mevcut, yaşadığımız bu alemde hatta Türkiye’de bu sorunun cevabı, sanırım hep bir kısır döngü? Ama yine de ne dersek diyelim her şeyin sorumlusu biziz öyle değil mi?

Yaşadıklarımızın sorumlusu tabii ki biziz, çünkü farkında olsak da olmasak da her saniye kendi adımıza bir seçim yapıyoruz ve yaşadıklarımız bu seçimlerin sonuçlarından oluşuyor. Ancak ne yazık ki; ailemizden başlayarak önce yakın çevremiz, sonra mahalle, sonra uzak çevremiz bile bizim kim olduğumuz konusunda söz hakkına sahip olabiliyor. Sahip olduğuna inanıyor, hatta kimi zaman bize rağmen kim olmamız gerektiği bize dayatılmaya çalışılıyor. Bence tam da bu dayatma noktalarında aslında kim olduğumuz ortaya çıkıyor: Bize dayatılanları sürekli kabullenip, zavallı olmayı ve şikâyet etmeyi mi seçiyoruz? Yoksa bize dayatılanlara rağmen hayır diyerek, kendimiz olma sorumluluğunu alabilme cesaretini mi gösteriyoruz? Türkiye bu süreçte bu sorumluluktan epey uzak çünkü Türkiye’de iki vahim durum iç içe yaşanıyor; bir tanesi akıl yutulması, diğeri ise vicdan yok olması… ‘Akıl’ ve ‘vicdan’ ortadan kalktığı zaman zaten sorumluluktan bahsedilemez!

*Analog dünyadan dijital dünyaya geçişte Türkiye ne yana düşüyor sence?

Binlerce yıllık ataerkil sistemin aile ve eğitim üzerinden kurduğu analog dünya düzeninde belki de asıl sorun; bize sunulan kısıtlı bilgiler sonucunda oluşan algımız yüzünden, kendi kendimize uyguladığımız sansürdür. Hükümetlerin uyguladığı sansür de, bu oto-sansürü besleyerek destekliyor. Gelişen dijital platformlar sayesinde, insanlar aslında sansürün tüm dünyadaki devletler tarafından farklı dozlarda uygulandığını fark etmeninin ötesinde, kişilerin kendilerine uyguladıkları sansürü de anlamaya başladılar. Gençlerle iletişimde olanlar, teknolojiyi yaşamlarının içine alabilenler ve dijital platformlar aracılığıyla başka bir dünyayı fark edenler, oluşmakta olan bu kültürün içinde değişmeye ve dönüşmeye başladılar. Yani, bu geçiş sürecinde aslında müthiş bir algı farklılığı oluşmaya başladı. Algı değişiyor. Yeni teknolojilerle birlikte anonimleşen ve mülksüzleşen bilgi, artık egemenlerin değil, ataerkil sistemin düşünce kalıplarından uzaklaşmaya başlamış olan gençlerin ‘gücü’ haline gelmeye başladı. Artık en büyük güç; silah değil, bilgi ve bilgi paylaşımının yarattığı güç! Ne yazık ki, ataerkil sistemin bunu engelleyebilmesi eskisi kadar kolay olmayacaktır diye düşünüyorum.

*Son yıllarda benim de taktığım bir mevzu kaos teorisi, ‘Erospa’ da ‘kaosun gelişmeye varacağını’ söylüyorsun?

Kaosa inanırım, kaos olmadan bir sakinleşme olabileceğini düşünmüyorum, kaos olumlu bunun için de. Dünya zaten kaos ile başlıyor. İlk romanım “Ve… Veya… Belki…”, ‘Önce kaos vardı sonra sessizlik’ diye başlar. Kaos günlük dilde karmaşık, belirsiz, düzensiz gibi olumsuz anlamlarda kullanılsa da, kaos kuramına göre düzensizliğin içinde de bir düzen vardır ve düzen düzensizlikten doğar. O nedenle de kaostan çok şey öğrenebileceğimize inanıyorum. Durgunlukta durursun… Kaos değil bence sorun, insanların korkuları. İnsanlar korkuyor belirsizlikten, gelecekten ve en çok da kendinden korkuyor. Ve hep bir şeylere güvenme ihtiyacı duyuyor. Çünkü aslında kendine güvenmiyor. Bütün bu güvensizlikte kaos çok korkutucu bir şey geliyor. Öğreniyoruz doğduğumuz andan itibaren terörist bir eğitimden geçiyoruz. Ailemizden başlayarak sonra okulda, mahallede, toplumda, iş hayatında bize hiçbir zaman kendimizi keşfetmekle ilgili bir şey gösterilmiyor. Bize hep nasıl olmamamız gerektiği ve nasıl olmamız gerektiği sunuluyor. Aslında bu da şöyle bir şey demek oluyor; ‘sen yetersizsin’. N’aparsan yap, yetersizsin. İşte karşındakini bu kadar yetersiz hissettirmenin adına eğitim diyoruz, sonra da bu insanlar niye bu kadar korkak ya da niye sorumluluk almıyor diyoruz.

Bu da var notu:  Her zaman olduğu gibi bugünün veda busesini de Montaigne (Ölüm Üzerine – Denemeler) ile verelim istedim: “İlk bilgeniz olan Thales’e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim. Birisi ona: ‘Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun?’ diye sormuş, o da: ‘İkisi bir de onun için’, diye cevap vermiş.”