A Novelist, columnist & playwright

“Yazarlığım, kendimi ifade etme kaygımdan kaynaklanmaktadır”

Meltem Arıkan, geçen yıl toplatılan, sonrasında kararı bozulan ‘Yeter Tenimi Acıtmayın’ adlı romanının sonrasında, şimdi de ‘Zaten Yoksunuz’ ile okurlarının karşısına çıkıyor. Bugüne kadar kadın’ı yazdı; yeni romanında da buna devam ediyor ama sanki rotasını hafif kırarak!.. Neden mi? Şöyle diyor Meltem Arıkan: “Kadınların var olabilmeleri için erkeklerin, erkeklerin var olabilmesi için kadınların var olmasının gerekliliğinden yola çıkarak kadın-erkek ilişkisinde varoluşlara gerçekten dokunabilen tek ilişki biçiminin aşk olduğu sonucuna vardım. “Hedef bir ilişki ise parola da aşk’tır hiç kuşkusuz!.. Gelin bu serüvene Arıkan’la gerçekleştirdiğimiz söyleşiye yol alarak ortak olun siz de sevgili okur…

14.05.2005 | Cumhuriyet Kitap, Erdem Öztop

Sevgili Meltem Arıkan, ilk olarak birbirini takip eden, üç soru yönelteceğim size. Bunlardan ilki, niçin yazdığınıza ilişkin! Neydi sizi yazmaya iten(ler)?

Kadın olarak varoluş sürecinde olduğumu hissettiğimde kadınsallık sorunsalının genelde kadın-erkek varoluşundan bağımsız olmadığını fark ettim ve bu çerçevede kendi arayışımı simgeleyen birinci romanım olan Ve… Veya… Belki… yi yazdım. Daha sonra çevremdeki kadınlarla konuşarak onların yaşayışlarında da benzer bir sorunun olup olmadığını anlamaya çalıştım ve gördüm ki kadınların çoğunluğu kendi bedensel farkındalıklarının dışında kalarak kendilerini daha çok erkekler üzerinden tanımlıyorlar ikinci romanım Evet… Ama… Sanki… bu tezi irdeliyordu. Ulaşabildiğim çeşitli bilimsel araştırmaları anlamaya çalışırken doğanın kimliğinin temelinde dişinin asal olduğunu hayretle öğrendim. Kitaptan alıntı… Bu bilimsel gerçeklik ortada iken bunun toplum tarafından bilinmemesi veya algılanmaması beni dehşete sürükledi. Binlerce yıllık erkek egemenliği altında sürdürülen toplumsallaşma ve yönetim çabalarının değiştirilebilmesi ve devrimsel nitelikte bir dönüşüme ulaşılabilmesi için erkek egemenliğindeki din ve ideoloji formatlarının dışına çıkılması ve önce kadının özgürleştirilerek kadın üzerinden erkeklerin özgürleştirilmesi gerektiğine inandım. Toplumu değiştirmek için toplum mühendisliklerinin yetersiz kaldıklarını , gerçek radikal değişikliklerin ancak kadın üzerinden olabileceğini kabul ederek bu konuya giriş kitabı olarak Kadın Bedenini Soyarsa’yı yazdım. Kadınların varoluşlarını sağlayabilmek için önce, doğumlarından sonra sosyalleşme ortamlarında edindikleri travmalarından kurtulmaları gerektiğini ancak bu travmatik korkulardan kurtulabilirlerse kadınların genetik altyapılarına uygun olarak varoluş sürecine girebileceklerinin farkındalığına vardım işte dördüncü kitabım Yeter Tenimi Actmayın kendi kurgusu içinde kadınların travmalarından kurtulabilmeleriyle ilgili bir süreci aktarmaktadır. Kadınların var olabilmeleri için erkeklerin, erkeklerin var olabilmesi için kadınların var olmasının gerekliliğinden yola çıkarak kadın-erkek ilişkisinde varoluşlara gerçekten dokunabilen tek ilişki biçiminin aşk olduğundan yola çıkarak farklı toplumsal kesitlerden çıkmış bir kadın ve bir erkeğin aşk yolculuklarını beşinci kitabım olan Zaten Yoksunuz’da sergiledim. Görüldüğü gibi yazar olmaya kalkışmam kendi kadınlık varoluş süreçlerimin içerisinde, kendimi ifade etme kaygımdan kaynaklanmaktadır. Bu sürecin bundan sonraki oluşumları da yolculuğumun beni götürdüğü her aşama da yazıya aktarılacaktır.

Devamında, yetmiş yıllık edebiyat tarihimizde –ki miladı böyle alalım- isimler üzerinden bir yol haritası çıkarsak, ilk anda kimleri sayarsınız?

Reşet Nuri Gültekin- Çalışıkuşu, Halide Edip Adıvar-Vurun Kahpeye, Adalet Ağaoğlu- Ölmeye Yatmak, Sevgi Soysal’ın tüm kitapları, Oğuz Atay-Tutunamayanlar, Leyla Erbil’in tüm kitapları, Latife Tekin- Sevgili Arsız Ölüm, Tezer Özlü’nün tüm kitapları, Pınar Kür-Asılacak Kadın, İhsan Oktay Anar- Puslu Kıtalar Atlası…

Peki gerek Türk, gerekse de dünya edebiyatının gidişatından memnun musunuz?

Edebiyatı geçen yüzyılın kalıpları içerisinde sürdürmek çabasında olanların dünyadaki değişimi algılamadıklarını düşünüyorum. Teknolojideki gelişmelerin zamanın kullanılmasında yarattığı hız, bilgiye erişim kolaylığı, bireylere katkı sağlamakla birlikte varoluşlarının içeriğinin boşaltılmasına da olanak vermektedir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz çağdaş yaşamda kadınlar ve erkekler olarak varoluşlarımızın sağlanmasın en önemli sorun olduğunu ve bunun hem dünya edebiyatına hem de edebiyatımıza, birkaç örnek dışında tam olarak yansımadığını düşünüyorum.

Edebiyatımızın verimli yazarlarındansınız. Her sene bir kitapla okurla buluştunuz, buluşuyorsunuz! Nazar değmesin! Bir önceki romanınız ‘Yeter Tenimi Acıtmayın’a kadar sorunsuz geldiniz! Ama andığım kitapta büyüklerimiz tarafından da keşfedildiniz!.. Neler söyleyeceksiniz?

Dördüncü kitabım Yeter Tenimi Acıtmayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcığı’nın talebi üzerine Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun Bilirkişi Raporu doğrultusunda İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi kararı ile toplatılmıştı. Yasaklanma gerekçesinin bildirildiği raporun birinci maddesinde “Kitapta toplumumuzda yaygın olmayan, nefret ve infialle karşılanan gayri ahlaki ensest ilişkiler kurmaca bir takım olaylar ve Türkçe isimleri olan hayali kahramanlarla bir mizansen içinde, sanki Türk aile yapısını sarmalamış olağan ilişkiler şeklinde genelleştirerek okuyucuya sunulmaktadır. Bu tür aykırı ilişkilerin ayrıntıları ile anlatılması halkın ar ve haya duygularını rencide edeceği muhakkaktır. Kitapta, feminist bir anlayışla kadınlarda var olan travmanın rehabilitasyonuna yönelme amacında ziyade, toplumumuzun çekirdeğini oluşturan aile yapımızın parçalanmasının hedef alındığı”Buradan da görüldüğü gibi kadın erkek ilişkilerinin örgütlenme biçimlerinden birisi olan aile oluşumunu yok etmeye amaçladığım belirtilmektedir. Genel tanımlama da toplumun temel taşının aile olduğu öne sürüldüğünden benim toplumu parçalamayı hedeflediğim yönünde siyasi bir yaklaşımla kitabım yasaklanmıştı. Toplumun yönetimi üstlenen erkekler ve kendi kimliklerinden sıyrılmış olarak erkek gibi davranan kadınlar, toplumsal düzenin bozulmaması ve erkek egemenliğinin sürdürülmesi için aile yapısının korunmasına en öncelikli yeri verdiklerinden aile yapısını sorgulamamdan rahatsız oldukları için doğru bir siyasi tavırla kitabımı yasaklamışlardır. Elbette ki onları anlıyorum. Hukuksal anlamda kadın-erkek eşitliğini, kadınların ve erkeklerin farklılıklarının farkındalığı temelinde savunduğum için aile oluşumunu içi boş bir kutsallıkla savunmadığım için, erkek egemen ideoloji kitabımı yasaklamıştı.

Önünüze ket vurulmaya çalışılması sizi nasıl etkiledi?

Yasal olarak itirazımın yanı sıra çeşitli toplumsal platformlarda görüşlerimi savundum. Sonuçta gene mahkeme kararıyla yine serbest bırakıldı ayrıca Yayıncılar Birliğinin 2004 Düşünce ve İfade Özgürlüğü ödülünü aldım. Orada yaptığım konuşmama başlarken de “Düşündüğünü söyleme özgürlüğü yetmemeli! Bize dayatılan düşünce kalıplarını kırarak, özgürce düşünmeliyiz” dedim. Şu anda bunun için de mücadele veriyorum.

Devamlı olarak ‘kadın’ı konu alan ürünler verdiniz. Onların sorunlarını kurgusal düzlemde irdelediniz. Niye peki; bu konu özellikle ülkemizin mahremiyetiyken?

Şaşırtıcı olan şu ki, tartıştığım konular sadece ülkemizin mahremiyetinde değil, dünyada ki tüm erkek egemen toplumların mahremiyeti içindedir.Sarter, Camus, Kafka bireysel varoluşları irdelerken kadın-erkek farklılığının gerçek farkındalığında olarak değil genelde insan öznesi çerçevesinde tartışmışlardır. Yukarıda da belirdiğim gibi insan varoluşunun temelinde olan dişiliğin genetik, biyolojik, kimsayal, sosyal ve psikoljik irdelenmesi yapılmadan ve kadının özgürlüğünün elde edilmesi sağlanmadan kadının varoluşu sağlanmadan erkeğin varoluşu sağlanamayacaktır. Ne zaman ki kadınların ve dolayısı ile erkeklerin varoluşları sağlanabilir işte o zaman dünyadaki siyasi ve toplumsal omurgalar çatırdar ve yeni bir dünya düzeni kadın ve erkek varoluşu temeli üzerine kurulur. Elbette bunu engellemek için siyasi otoriteyi elinde tutanlar ister Türkiye’de olsun ister dünyanın ekonomik olarak en gelişmiş toplumunda olsun savunduğum teze karşı çıkmaları kendi açılarından doğal bir davranıştır.

Geliyoruz yeni romanınız ‘Zaten Yoksunuz’a! Bu sefer tarzınız biraz değişmiş gibi. Artık ‘aşk romanı’ tanımı yapabiliyoruz örneğin! Ama biraz da farklı kanımca bu tanım; aşka dokunmaya başaran bir roman!..

Geliyoruz yeni romanınız ‘Zaten Yoksunuz’a! Bu sefer tarzınız biraz değişmiş gibi. Artık ‘aşk romanı’ tanımı yapabiliyoruz örneğin! Ama biraz da farklı kanımca bu tanım; aşka dokunmaya başaran bir roman!..

Bir erkek okuyucu olarak sizde aşka dokunduğum imajını yaratabilmişsem bundan mutluluk duyarım. Aşka dokunabilmek için aklın gerekliliğine inandığımdan sizinde akıl yürüterek bu sonuca ulaştığınızı düşünüyorum.

Daha henüz ilk sayfalarda kaypak dünya üzerinde güven duygusunu irdeliyorsunuz…

Özgürce var olabilmemiz için korkularımızdan sıyrılarak kendimize güvenmemiz gerektiğini ve ancak bu şekilde aşka ulaşabileceğimize inandığım için…

Hayaller üzerinden yaşamaya çalışan bir başkahraman Rüya! Maalesef ki, kurduğu hayaller gerçeklerle örtüşmüyor. İşte bu, güven duygusunu yaralayan bir sebep olabilir mi?

Hayallerimiz varoluşumuzun arayışları içerisinde doğal olarak yer almakta değil midir? Rüya’da var olabilmek kaygısını üst benliğinde hayalleri ile sembolize etmeye çalışmaktıdır. Ancak gerçeklerle karşılaştığında ki gerçeklerde ne ölçekte mutlak değerlerdir- bu bile bir tartışma konusudur- var oluşun temeli sarsılır. Güven duygusunun zedelenmesi bunun doğal bir sonucudur.

Umutsuz, karamsar; hayatta hep ıskalamış bir karakter Rüya! Neden peki? Niye hep son yıllarda böyle bir karakter yaratma geleneği çıktı? Tematik olarak ilk anda aklıma İnci Aral’ın Taş ve Ten’indeki Ulya, Tuna Kiremitçi’nin Git Kendini Çok Sevdirmeden romanındaki Arda kahramanı geliyor. Yoksa hayat mı insana böyle davranıyor/yazdırıyor?

Rüya söz edilen iki kahramanının da dışında farklı bir söylemi simgelemektedir. Ancak doğaldır ki kadınlar tüm dünyada bir süreden beri kendi varoluşlarından ve kadın-erkek ilişkilerinin yetersizliğinden şikayetçi olup çözüm yolları aramaktadırlar dolayısıyla bunun edebiyata izdüşümü de söz konusu hayal kırıklıklarını da içerecektir.

Rüya’nın bu ruh halini, her şeyden gelen bir sevgi eksikliği olarak tanımlayabilir miyiz? Hatta Rüya’nın geçmişine indiğimizde, erkek olmaya özenmemiş sadece kadın olmaktan korkmuş bir kimlikle karşılaşırız…

Asıl sorun Rüya’nın sevgi eksikliği değil kendi bedeni ile barışık olarak varoluşundan yola çıkarak gerçek bir erkek ile bütünleşme gereksinmesidir.

Aklıma gelmişken sorayım: Şiirler yer alıyor satır aralarında! Sizin yaratınız mı?

Evet. Tüm romanlarımda şiirler ve şiirsel metinler romanın kurgusu içerisinde okuyucuya belli aşamalarda kendi farkındalığını yaratmak için kışkırtıcı ve ajite edici bir amaçla kendiliğinden yerleşmiştir. Hiçbir zaman şimdi bir şiir yazayım diye düşünerek değil romanın kurgusal gelişimi içerisinde belli bir anı şiirsel metne dönüştürme zorunluluğumdan kaynaklanmaktadır.

Diğer başkahraman Kaya’ya geldiğimizde, duygularını soyutlamış bir kişilik görürüz. Duygularından çok aklıyla algılamayı seven bir prototip…

Kaya çevremizdeki tüm erkeklerin bir tür prototipidir. Kendi kişisel tarihçesi farklı olabilir ama bir erkekte korkunun hangi anlarda var olabildiğini göstermesi açısından erkeklerin korkma hallerini simgelemektedir. Çevremizde ister sert görünüşlü olsun isterse olmasın tüm erkeklerin kadınlarla ilgili korkularının temelinde aynen kadınlarda olduğu gibi çocukluklarındaki travmatik oluşumların nedenselliği üzerinde düşünmek gerekmektedir. Bir kadının tek başına kendi varoluşunu inatla sağlayabilmesi bir erkeğin varoluşu olmadan yetersiz kalmaktadır.

“Kadınları anlamak, anlamsız huzursuzluklarını kavramak, mızmızlıklarına çare bulmak…” Kaya’nın düşüncesi gibi, gerçekten sizce de zor mu?

Erkekler kadınları anlayabilmek için önce kendi altyapıları göre kendilerini anlamaya çalışmalılar korkuları nedir? Korkularından sıyrılabilirler mi? Bunu tek başına yapabilirler mi? İşte benim tezim bu noktada bir kadına kesinlikle gereksinme duymalarını kabul etme gerekliliğidir. Bunu kabul etmezlerse yada başka bir değişle bunu kabul etme cesaretini kendilerinde bulamazlarsa bir kadına ulaşabilmeleri ve onu anlayabilmeleri de olası değildir.

Genel anlamda romanlarınızda öfkenin hakim olduğunu söyleyebilir miyiz? İçten içe ‘Yeter!’ ünlemi kulağımızda çınlıyor!.. Ne dersiniz?

Çok haklısınız. Öfkeliyim!… Binlerce yıldır erkek eğemenliği altında yönetildiğim için…Öfkeliyim çünkü binlerce yıldır içi boş söylemlerle kandırıldığım için. Öfkeliyim, çünkü bedenime zorla yabancılaştırılıp varoluşum engellendiği için. Evet ‘Yeter!’, demeye çalışıyorum. Siz de Yeter diyebilirseniz kendi var oluşunuzu sağlamak iiçin olumlu bir adım atmış olursunuz.

“Adamlar ve gözyaşları birbirinden ayrı var olamıyor nedense biz kadınların hayatında. Bir adam varsa bol bol da gözyaşı var demektir.” Yan karakter Nisan, gerçi bu cümleleri alkollüyken/sarhoşken söylüyor ama sanırım bu, insan gerçekleri/söylemek istediklerini sarhoşken söylermiş tezini doğruluyor herhalde…

Nisan kendi çözümsüzlüğü açıklayabilmek için kendi gözyaşlarının sebebini doğrudan erkeklere bağlayabilmektedir. Bir problemin farkına varmakla birlikte problemin çözümünün aslında kendinde olduğunu kavrayabilecek bir deneyime sahip olmadığı için klasik anlamda bir kadını simgelemektedir.

Ve romanın ortalarından itibaren, kurguyu fantastik öğelerle beziyorsunuz… İstasyon; İstanbul’da binlerce yıldan beri aşk acısı çeken kadınlar için özel bir mekan!.. İronik ve ilginç! Var mı böyle yerler sahi?

Matematikte biri açıklayabilmek için sıfır olgusunu kabul etmek gerekmektedir. Gerçeğe ulaşabilmek içinde gerçeküstü atmosferlerden yararlanarak gerçekliğin farkındalığını okuyucunun bilincinde üretmeye çalıştım. Roman aşk acısı çeken bir kadının aşka açısını bugün sadece kendisinin çektiğini değil binlerce yıldır tüm kadınların benzer fırtınaları yaşadıklarını aktarabilmek için mekansal bir tanımlama yapmaktadır. Böyle bir yerin varoluşunun gerekliliğine inanırsanız eğer ve aşk açısı çeken bir kadınsanız eğer böyle bir yerin mekanını aramaya koyularak mekanı bulabilirsiniz belki de bu mekan Galata’nın karışık sokaklarından birinde belki de bir erkeğin göğsündedir kim bilebilir…

Bir önceki romanınız ‘Yeter Tenimi Acıtmayın’, birbirinden farklı yaşamlardan uyarlamaydı. Peki ya ‘Zaten Yoksunuz’? Neden mi sordum; sebebi Kaya! Sanki göçebe yaşamlardan gelen birisi oturmuş da size babaannesi tarafından, bir kan davası sebebiyle, doğumundan itibaren nasıl kinle, nefretle beslendiğini anlatmış…

Romanlarımdaki karakterim yaşamın içinden gelmiş karakterlerdir. Kaya’da İstanbul’a Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelmiş erkeklerden birisidir. Onun iyi bir eğitim alması geçmişindeki edindiği korkulardan sıyrılmasını sağlamaz. Kadın ve erkek geçmişiyle bir bütündür.

Rüya, aşkını günümüzdekilerden oldukça farklı yapılandırma şekline giriyor: “Kadın Adamın beynini istemiyordu. Kadın Adamın cinselliğini istemiyordu. Kadın sadece ve sadece Adamın gerçekliğinde Adama dokunmak istiyordu. Kadın Adamın varoluşunu yaşamak istiyordu. Kadın sadece ve sadece aşkını sürdürebilmek için adamın tüm çıplaklığına ihtiyaç duyuyordu.”

Doğru söylüyorsunuz. Rüya aşkını ona öğretilenlerden ve gözlemlerinden yola çıkarak değil, kendi varoluşu çerçevesinde algıladıklarından yola çıkarak aşkı yaşamaya cesaret ediyor.

Ve o, ayın tanıklığı altındaki birleşme anı!.. Sanırım Kaya’yı diğerlerinden ayırmayı başaran, Rüya’nın en büyük payı Kaya’ya eskiyi, annesini, yasemin kokusunu hatırlatması… İki farklı aşkın bir noktada birlikteliği diyelim mi buna?

Rüya’nın yasemin kokusu Kaya’yı çocukluğuna götürür ve annesinin kokusunu anımsatır. O dönem aynı zaman da kendi kültürü içinde Kaya’ya erkek olma şansının da verilemediği. Bir anlamda duyduğu koku, korkusunu da ajite etmiştir. O gece Rüya ile birlikte olduğunda yaşadığı deneyim aslında bedenini erkek olmamak korkusundan kurtarmıştır ancak o zamanda kendi kişilik oluşumdaki kodlanması bozulduğu için ilk defa bir kadın karşısında ne yapacağını bilememiştir.

Çıplaklık ve onun keşfi!.. Çıplaklık ve keşif derken aslında ilk anlamlarıyla değil de hem o hem de sen olabilmek varmak istenilen sonuç, öyle değil mi?

Çıplaklaşabilirseniz eğer korkularınızdan da arınmış olursunuz ve kendinize dokunabilirsiniz. Kendinize dokunabildiğiniz için karşınızdaki erkeğe de dokunabilir, onun da size dokunmasını sağlarsınız. Bu noktada da bedenler üzerinden son derece açık bir iletişim başlar. Hem kendi varoluşunuzun keyfini ve hazzını yaşar, hem karşınızdaki kişinin varoluşunu algılayabilir, hem de ona kendi varoluşunun keyfini ve hazzını yaşatabilirsiniz…

Final mi? İsterseniz sorumu yanıtsız bırakabilirsiniz ama bir parçacık olsun yanıt verin, n’oldu peki aşk istasyonuna?

Aşk istasyonu binlerce yılda oluşan geleneğini sürdürmeye devam ediyor ve kadınlar ve erkekler varoluşlarını sağlayana kadar da geleneğini sürdürecektir.

Son soru; sizce de kaypak bir dünyada, güvenin ve sağlamlığın simgesi midir aşk?

Hem evet hem de hayır.

Keyifli söyleşi için teşekkürler…

Ben teşekkür ederim. Benim açımdan da son derece keyifli ve farklı bir söyleşi oldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GERİ DÖN