A Novelist, columnist & playwright

Gerçekte Acıyan Ne?

O, seçtiği kadınların elinden tutup onları bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculukta hep içe doğru gidiliyor…

07.12.2004 | Milliyet Sanat Dergisi, Buket Öktülmüş

Bugüne dek yayımlanan kitaplarında kadınlara; kendileri, bedenleri ve cinselliklerine sahip çıkmaları gerektiğini öneren Meltem Arıkan, son kitabı “Yeter Tenimi Acıtmayın’ı da bu tema ekseninde kurmuş. Bu nedenle Arıkan’ın, halen elimde tuttuğum son kitabının satırlarına da özgülemekten geri durmadığı, yazarlığının geri planını oluşturan kaygı, problem ya da meselesini, çok çarpıcı olduğunu düşündüğüm bir alıntıyla paylaşmak istiyorum: Romanın 114. sayfasında Sude, Aysu’ya, “Bugün yaşadıklarını diğer kadınlarla paylaşır mısın? Biliyorum, çok zor hatta utanç verici. Ama gerçek. Onların da kendi hikayeleriyle yüzleşmeleri için onlara bir kapı aç. Bunu yapabilirsin.” diyor. Bu cümle,kitabın hemen girişinde, “Romandaki karakterler hayal ürünü olmakla birlikte tüm taciz ve tecavüz öyküleri gerçektir,” açıklaması yapan, yaşadıklarını kendisiyle paylaşan “cesur kadınlar”a teşekkür edip büyük harflerle de “onlar olmasaydı bu kitap yazılamazdı.” diyen yazarı daha iyi tanımamızı sağlıyor. Ayrıca kitabın içerdiği anlamı yoğunlaştırıp konsantre hale getiriyor, bir anlamda özetiliyor bence.

Aysu’yla ilişkisi sürecinde “Bedeni bir bütün olarak tanımak ve ona iyi bakmak zorundasın. Ruh ve bedeni birbirinden ayrı düşünmek, sadece içsel parçalanman artırır.” sözleriyle sürekli olarak onu bedeniyle işlik kurması için kışkırtan Sude’nin önem verdiği bir diğer konuysa travmaların yarattığı kodlanmaların davranış kaplarımızı oluşturduğu gerçeği. O, yolculuğa çıkardığı kadınlara “Travmalarınızla yüzleştiğinizde, tüm korkularınızın neden sonuç bağlantısını göreceksiniz. Yaşadığınız korkuların tüm davranışlarınızı nasıl belirlediğini de anlayacaksınız. Eğer gerçekliği nasıl kaybettiğinizi anlayabilirseniz, kendinize yarattığınız sanal dünyalarla da yüzleşebileceksiniz.” (s. 128) diyen ve sözünü de tutan biri. Çünkü romanın kadın kahramanlarını, bugünlerini belirleyen, neredeyse arkaik geçmişleriyle yüzleştiriyor. Kendi içlerine, kişisel tarihlerine bakabilen kadınlarsa yaralı geçmişlerinin tüm kanlı tortusundan arınıp özgürleştikleri anda gerçekten nefes almaya başlıyorlar. Travmaların çözülmesiyle birlikte hayatın eksik yaşanmasına neden olan tüm korkuları kayboluyor. Acılarına bakabiliyorlar, kendilerini olduğu gibi kabulleniyorlar.

Aslında bu hayati bir konu. Çünkü kim olduğumuz ve nasıl davranmamı gerektiğine dair koşullanmalar kadın-erkek hepimizin sorunu. Kendinden kuşku, korku, kaygı gibi nedenlerle yüreğin kapanmasına, duyarsılaşmaya, sevgiyi inkâra neden olan koşullanmalar, en çok da alıcı bir zihinle hayata tümüyle kendilerini açan o körpecik fidanlara, çocuklara acı veriyor. Çünkü çocukluk anıları, ta en derinde oldukları için, kolay kolay silinemiyor. Bu acıların kodlandığı bilgilerse bir çeşit algı kilitlenmesine yol açıyor. Bir de yuvarlanan bir kar topunun çığa dönüşmesi benzeri büyüyen korkulara… Hayatı eksiltiyor… İşte kalıplanan algı ve davranışın duyarsız, hissiz kıldığı yetişkinlerin ölü toprağı serilmiş dünyası… İşte hayat diye önümüze konulan yemek… Belki de hiç yaşanmadığı- yaşanamadığı içir, hayattan alınacak o son nefesten, ölümden delicesine korkmak…

Bu nedenle Sude, yaşamını bir anlamda başka kadınlara yardım etme üzerine kuruyor. Kadınlara; çünkü hayat aslında dişi! Erkekler bile önce dişi; sonra erkekleşirler. Biliyorum, hayli merak uyandırıcı bir iddia. Fakat böyle. Nedenini öğrenmek arzusuyla yanıp tutuşan okur için yapabileceğim tek şey, bu kitabı alıp okumasını önermek olabilir. Her neyse Sude’den bahsediyordum; onun yardımı ya da süreçte üstlendiği sorumluluk, kol kanat gerdiği kadınların geçmişe ait olsa da bugünlerini karartıp hayatı ıskalamalarına neden olan travmalarının çözülmesinde ortaya çıkıyor. O, seçtiği kadınların elinden tutup onları bir yolculuğa çıkarıyor çünkü. Bu yolculukta hep içe doğru gidiliyor; varılan son noktada da, seçilen kadınlar sokağa çıkıp hayatı tüm renkleri, kokuları, dokuları, sesleri, canlılığı, kısacası tüm boyutlarıyla kucaklamaya hazır hale geliyor. Hayatları, yaşıyor gibi yaptıkları sanal bir hayat olmaktan çıkıp gerçeklik kazanıyor çünkü.

Ben Meltem Arıkan’ı Sude’ye benzettim biraz. Çünkü o, birbiri ardına yayınladığı kitaplarını, Sude’nin yaptıkları yapma uğruna okurla paylaşan biri. Sude’nin, topladığı kadınlarla birlikte, Kaz Dağı’nda kurduğu kalesine çekilerek yaptığını Arıkan’da kalemiyle yapıyor: Okuru kışkırtıyor; kendine bakması için yüreklendirip bir değişim işliğine girmeye zorluyor. Kitapta, dipte usul usul akan bir öykü daha var. Bilinmeyen bir adamla kadının zamansız öyküsü… Romanın dokusunu oluşturan seslere eklenip çoğaltan, zenginleştiren bir öykü.. Okuyun…

 

 

 

 

 

 

 

 

GERİ DÖN