A Novelist, columnist & playwright

Sözü Edebiyatla Sınırlı Tutacağım

Meltem, seni hiç tanımıyormuş gibi söyleşiye durmak ne sana ne de bana yakışır. Birbirimizi çok uzun bir zamandan bu yana tanıyoruz. İki eski dost ve arkadaşız ancak bu tanımın hak ettiği sıklıkta görüşüyor muyuz, elbette hayır.

14.12.2004 | E Dergisi, Yıldırım B.Doğan

İşlerimiz farklı üstelik işlerimiz için ayırdığımız zaman açısından farklı tercihlerimiz söz konusu! Dolayısıyla kente karışmış insanların yaptığı üzere görüşmek için ya neden arayacağız, ya rastlantıya teslim olup bekleyeceğiz ya da nedeni doğrudan bir yaratacağız.
Edebiyat söyleşisi, kent sakini haline gelmiş iki eski dostun yeniden karşılaşması açısından olabilecek en işlevsel ‘neden’. Hele henüz yayınlanmış bir roman ve kısa aralıklarla yayınlanmış ‘diğer’leri de söz konusu ise.

Seninle söyleşimiz yeni romanından söz etmek suretiyle yol alacak.
Değerli okurlar, çay kahve faslından, Meltem’in onu tanımayana “uzaylı” gibi gelen enerjisinden (Onu böyle çağırırımYBD) söz etmiyorum. Sözü edebiyatla sınırlı tutacağım.

İşte ilk sorum,

Her roman biri diğerinden bağımsız ancak metnin tamamında tümleşik hale gelen onca episotdan oluşur. Bir adalar topluluğunu barındıran okyanus ülkesi ya da kapsayan, içeren, görünüşte sakin bir koy gibi. Hiçbir adanın bir diğerinden daha önemli hale gelmesi asla söz konusudur. Örneğin dramatik kurguda yer alan bir başlık olarak ‘cinsellik’ diğer episodları tanımlayan niteliklerden ya da adalardan ne daha az ne de daha çok önemlidir. Ya da önceliklidir. Oysa senin romanların için dahası bir yazar olarak senden “ kadın cinselliği” ya da “kadın cinselliği takıntılı” diye söz edildiğine tanık oldum. Ne dersin? Bu soruyu böylesi bir kabul var diyerek sormuyorum ancak bu biçimde ifadeye gelen görüşler var, sen ne düşünüyorsun diye soruyorum.

Cinselliğin kadın ve erkek varoluşunda çok önemli bir yer olduğuna inanıyorum. Erkek yazarlar cinselliği eserlerinde işlediklerinde söz konusu yazarlar erkek cinselliği ile ilgililer denmiyor ama bir kadın yazar cinselliği içeren bir kitap yazdığında “kadın cinselliğini” işleyen yazar olarak adlandırılıyor. Cinsellik hem kadınları hem de erkekleri kapsadığına göre böyle bir ayrımcı yaklaşım sansürcü bir bakışın hala egemen olduğunu gösterir. Aslında içinde yaşadığımız erkek egemen toplum düzeninde cinselliğinde erkekler tarafından diğer araçların yanı sıra toplumu yönetebilmek için kullanıldığı göz önüne alınırsa cinselliğin kadınlar tarafından tartışılmasının da istenmemesi de bana doğal gözüküyor. Kadınlar kendi içlerinde veya kendi aralarında tartıştıkları cinsellikle ilgili görüşlerini artık erkeklerle de açıkça tartışmak istiyorlar. Ancak erkekler henüz bu cesarette değiller.

Sait Faik “yazmasam çatlardım,” diyor. Yazmasaydın seni çatlatacak olan nedir? Tanınmak, yazıya döktüğümüz satırların onca okurla paylaşılması ayrı bir hoşnutluk. Bunu istemeyen yoktur. Sorduğum bu değil! Yaptığı iş ne olursa olsun, eylemiyle ilgili, en az bir tanığa hem de “beğeni” taşıyan bir tanığa ihtiyaç duyar insan. Bunu da sormuyorum; yazmayı ödev mi belledin? Yazmasan edebiyat alanında, dünyada eksik kalacak şey ne olacaktı?

Bir kadın olarak kendi var oluşumu sorgulamaktan yola çıkarak tüm kadınların ortak bir sorunun gündeme getirmek istiyorum. Kadınlar, kadınların kadın olabilmeleri için erkeklerinde erkek olmasını istiyorlar. Cinselliklerini yaşamış gibi yapmaktan artık bıktılar ve mutsuzlar. Erkek egemen toplum düzeni içinde yönetilmekten ve erkekler tarafından kandırılmaktan usandılar. Erkeklerin de çoğunun kendilerine atfedilen sorumluluklardan bence pek mutlu olduklarını söyleyemem. Bu nedenle, kadınların kadın, erkeklerin erkek olduğu ve erkek egemen bir toplum düzenin olmadığı bir dünya düşlüyorum. Bu nedenle de yazıyorum.

Postmodernist kabullerin hayatın her alanına sızdığı ülkemizde, sanki çok doğalmışcasına, rağbet gören tutumlardan biri de pornografik nitelikli okur merakı! İmza günlerinde ya da başka tür doğal/zoraki karşılaşmalarda sorarlar: Yazdıklarınız sizin hayatınız mı diye? Pornografik diye nitelemem bu yüzden! Karşılaştınız mı böylesi sorularla? Tepkin ne oldu? Ne düşünüyorsun?

Yazdıklarım kendi kişisel tarihimle değil kadınların yaşadıkları ve algıladıkları ile ilgili…

Belki demin ki sorunun başka bir boyutu; seni yazar olarak değil de yazdıklarından doğru değerlendirenler ‘amma da cesur kadın, nasıl yazıyor bunları ya!’ diyorlar. Dahası, ‘..yazdıkları aile hayatını etkiliyordur,’ diye çıkarımda bulunanlar var! Soru sormuyorum, sadece aktarıyorum…?

Sormuyormuş gibi yapıp sorduğun soruları şimdi tekrar okursan psikiyatr olmana rağmen sen bile erkek kimliğinden sıyrılarak soru sormadığını görürsün. Seni eleştiriyorum çünkü kadın kimliğimle roman yazıyorum. Gördüğün gibi ikimizde doğal davranıyoruz. Kadınların kadın varoluşları için yaptıkları mücadeleye bir kadının katkıda bulunmaya çalışması da cesur değil doğal bir davranıştır. Ancak gene de merak edenler için söyleyeyim sekiz yaşında bir erkek çocuğu olan evli bir kadınım.

Yazanlar bilirler, eleştirmenlerin de değindiği bir konudur; roman karakterlerinin isimleri. Son romanınız ve öncekilerde karakterlerin isimleri okuru durduruyor bence. Az duyulan, az bilinen isimler.. Kimisi okuyucuya itici gelebilecek ya da okuyucu dışarıda bırakacak biçimde tınılayan isimler..Bu benim algım. Ama söyleşiyi yapan da benim; nedir bu isim meselesi? İsimleri neye göre seçiyorsun; karakter kendi adını kendi mi koyuyor yoksa ille de senin bulduğun isme göre mi biçimleniyor?

Romandaki karakterin isimlerini serbest çağrışım yolu ile buluyorum.

Yazma dünyaya dair bir bakış, yurt ve dünya meseleleri kapsamında bir tavır alıştır diye düşünüyorum. Kahramanların küreselleşmeden, erkek egemen toplum düzeninden, adalet sisteminin uyarsızlığından yakınıyorlar. Yazmaya bindirilmiş politik bir misyon mu söz konusu? Eğer öyle ise, bir yurttaş olarak, başka hangi düzlemde politize olmuş bir tavır sergiliyorsun? Sana ait politik tarz, bir kişi olarak bir yurttaş olarak seni nasıl tanımlıyor? Yoksa konuşan sadece ‘roman kahramanları’ mı?

İdeolojilerin tamamı erkekler tarafından erkek egemen toplum düzeninin sürmesi için geliştirilmiştir. Bana kadınların geliştirdiği veya gelişmesine katkıda bulundukları tek bir ideoloji gösterebilir misin? Kadınlar erkeklerin belirlediği oyunda kendilerinden istenen kadar bir rolü üstlenmek zorunda bırakılmışlardır. Ama artık yeni yüzyılda eskiden olduğu gibi ve siyasette ve toplumsal yaşamın tüm kesitlerinde konu mankeni olmak istemiyorlar. Kadın olmak ve var olmak istiyorlar. Erkeklerin literatürü ile konuşmaktan, erkek gibi yaparak başarılı olmaya çalışmaktan usandılar. Ben kadınları dinliyor ve yazıyorum. Hepsi bu.

Psikiyatri ve psikoloji takıntın var diye düşünüyorum. Ruh hekimi olarak bunu anlamam çok zor olmuyor. Ancak ilgimi çeken, nereyse anti-psikiyatri diye tanımlayabileceğim bir muhalefeti sezmiş olmam. Doğru mu bu? Romana bakarak konuşalım; birkaç kişinin (senin örneğinde esası kadın olmaya dayanan örselenmiş bireyler) bir araya gelip katartik bir süreç başlatması şifa mı getirir insanın hayatına yoksa daha da örseler mi insanı? Romanında bunun böyle olamayacağına dair ayrıntılar var ama benim aklımda daha çok kalan anti-psikiyatri ana başlığına bağlı açımlaman! Bu da üstlendiğin misyonun bir parçası mı?

Sence, bilimde elde edilen ilerlemeler neden cinsellikle ilgili olunca duruverir. Genetik haritalar çözülüyor, insanın kimyasalları araştırılıyor anti ageing üzerine araştırmalar yapılıyor ama iş cinselliğe gelince hurafelerden ve yatak masallarından ibaret bir dünya çıkıyor karşımıza hala Frued’un türk divanına yatmış hastalarınıza yaklaşımınız yüzyıldan eski bir disiplinin kalıpları içinde değil mi? Elinizde uyuşturmaktan başka bir silahınız var mı? Hâlâ hastayı kendinize bağımlı kalmaktan başka işe yaramayan terapi seanslarınız yok mu? Ruh hekimi tanımlamanız bile şu an için çağ dışı değil mi? Çeşitli fonksiyon bozukluklarının temelinde bedenimizi oluşturan genlerin kimyasalların ve sotfware programlarının olduğu o kadar açık ki…

Artık başka bir sorum yok. Umarım bu söyleşiden sonra dostun ve arkadaşın olarak bana sırtını dönmezsin! Böyle olmasın diye, son sözleri sana bırakıyorum; şöyle sorsaydın ya da bunu da sorsaydın dediğin soru ya da sorular varsa sor ve lütfen cevapla. Ayrıca hoşlanmadığın bir soru varsa onu da söyle, gerçekten içten bir söyleşi olur o zaman.

Öncelikle bu röportajı okuyanlar için senin mesleğin ile ilgili söylediklerimde cevap hakkı kullanmadığını çünkü benim bu düşüncelerimi bildiğini ve bu konuları bir araya geldiğimizde sık sık tartıştığımız için şu anda konuyu dağıtmamak adına yanıtlamadığını söylemek isterim. Ayrıca senin ruh hekimliğinin dışında yazar olduğunu ve Ankara’lı Nefise adlı romanın da çıktığını okuyuculara hatırlatmak istiyorum. Belki de ileri de bu söyleşiyi tersten yaparız ve bir yazar olarak sana kitabımla ilgili soruları bu sefer de ben büyük bir keyifle sorarım. Biran önce böyle bir ortamın gerçekleşmesini dililyorum.

Teşekkür ederim. Değerli okurlar, Meltem’e ‘Bir dahaki romana kadar hoşça kal!’ dediğimi yazarsam yalan söylemiş olurum. Üstelik bu söyleşiden ve onun dostluğundan aldığım tadı da sizlerden saklamış olurum. Öyle demedim, eline sağlık dedim ve yazmassan belki de ölürsün! dedim. Oysa insanlar isimlerinin en son anıldığı güne dek ve sonrasında da yaşamak isterler. Bir yazar, bunu güvence altına almış biri değil midir aynı zamanda? Söyleşiyi okumak suretiyle paylaştığınız için size de teşekkür ederim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


GERİ DÖN