A Novelist, columnist & playwright

Kadınlar Yargılanmamak Adına Değişmeyi Göze Alamıyorlar

01.08.2009 | Boxer, Emel Lakşe

İşi gücü kadınlarla ama feminist değil. Hayatı insan hikayeleri içinde geçiyor ama hümanist değil. Hemen her yıl bir kitabı basılıyor ama sadece yazar değil. Kadın olmayı çok keyifli buluyor ama hanım hanımcık biri değil. Zaten Meltem Arıkan’la yapılan bu röportajın tek konusu da son kitabı değil. Üstelik “Özlemin Beni Savuran”, adıyla bir aşk romanı gibi dursa da aşina olduğunuz aşk romanlarından biri değil.

Bir kere, kadın erkek ilişkilerindeki anlamsız kaçıp kovalamacaları anlatmıyor. İki kişilik yalnızlıklardan… Aşk adı altında yaşanan ego tatminlerinden bahsetmiyor. Platonik takılmıyor, mutlu sonla bitmiyor… Kısacası bu kitapta hastalıklı ilişkilerle ilgili ucuz nirvana yöntemlerine amatör psikolog ruhuyla yapılan karakter analizlerine yer yok. Eğer güzel vakit geçirmek veya basit reçetelere ulaşmak istiyorsanız baştan söyleyelim bu kitapta aradığınızı bulmanız biraz zor görünüyor. Zaten yazarın kendisi de okuyucu kitlesini “Değerini başkaları üzerinden biçen, kendini sevmediği halde onu her şeyden çok sevebilecek hayallerin peşinden koşan, etiket bağımlısı ve kendisi olamayan kalabalıklarda yok olmak istemeyenler” olarak tarif ediyor ve kadın-erkek ilişkilerinde kolay çözümlere ulaşmayı bekleyenleri baştan uyarıyor: “Hazır reçeteler sadece uyuşturur ve bende böyle bir reçete yok!”

Meltem Arıkan bu kitabında da daha öncekilerde olduğu gibi kahramanları üzerinden aşkın dört evresini anlatıyor. İlla ki sloganlaştırmamız gerekirse bu evreler şöyle özetlenebilir: Var olacaksın, aşık olacaksın, aşk olacaksın, aşk içinde yok olacaksın. Arıkan, okurlarını sürekli şaşırtan ve irkilten bir yazar. Onun kitapları tembel okurlara göre değil. Soru işaretlerine yol açıyor. Okurlarına kendilerini, kavramlarını, öğretilerini, ön kabullerini sorgulatıyor… Ve kitaplarında anlattığı varoluş yolculuğunun başlama noktasında hep tek bir cümle duruyor: “Kendini değiştirmeyen dünyayı değiştiremez.”

Yedi kitabınızda yedi kadın kahramanınızı anlatıyorsunuz. Bu yedi kadın aslında tek kadın mı?

Bir kadının bütünselliği içinde çeşitli kadınlık hallerinden yola çıkarak yaratılan yedi kadın karakter diyebiliriz. Ben ilk romanımdan itibaren kadınların varoluş yolculuklarını anlatmaya çalışıyorum ve her kitabım bu yolculuğun belirli evrelerini ve o evredeki kadınlık hallerini tanımlıyor.

Son romanınızın kahramanı Delfin eğitimli, kendi kararlarını kendi alabilen, ekonomik özgürlüğe sahip bir kadın olmasına rağmen kendisini takip eden suçluluk duygusundan kurtulamıyor. Ve satır aralarından bu duygunun tüm kadınlara özgü bir durum olduğu anlaşılıyor. Bu duygunun kaynağı ne?

Siz hiç erkek çocuklar ergenlik sürecine geçtiklerinde, “Artık erkek olmaya başladın, açık saçık giyinmemelisin, hareketlerine dikkat etmelisin” diye uyarıldıklarını duydununuz mu? Oysa kız çocuklar ergenliğe girdikleri andan itibaren korkutulmaya başlarlar, bedenlerinin gelişmesi ve kadınlığa doğru ilerlemeleri bir felakettir. Çünkü artık tehlikeleri çekmeye başlarlar, tacize ve tecavüze uğrama olasılıkları doğmuştur. Kadın olmak toplumumuzda suçlu olmakla özdeşleşmiştir. Yasalarımız, törelerimiz ve inançlarımız hep bu ön kabul üzerine kurulu değil midir? Bütün toplum tarafından benimsenen kadınların doğal suçlu olma hali, kadınlar tarafından da özümsenmiş ve suçluluk duygusu normal bir kadınlık hali olarak kabullenilmiştir.

“Özlemin Beni Savuran”da iki erkek kahraman var. Delfin’in gözlüğüyle bakıldığında Poyraz ona güven veriyor ama haz vermiyor. Yunus ise haz veriyor ama hiçbir eksisi olmamasına rağmen güven veremiyor. Bu iki özellik bir arada barınamaz mı?

Keşke bu kadar basit bir şekilde genellemeler yaparak bir yanıt verebilseydim. Bu iki özellik bir arada bulunabilir ancak bu iki özelliğin bir arada olduğunu kadınlar fark edebilir mi? Eğer korkularınızla yönetiliyorsanız aradığınız güven duygusunu size hiç kimse veremez. Seçim yaptığından emin olan kadınlar seçimlerini kendi özgür iradeleriyle mi yapıyorlar yoksa onlara seçim yaptıran korkuları mı; önce bunun yanıtını aramak zorundayız. Bana sorarsanız “ya hazzın özgürlüğü ya korkuların tutsaklığı” diyebilirim.

Yedi kadın kahramanınız da kendi varoluş yolculuklarını yapıyorlar ve her kitapta yolculuğun başka bir evresinden geçiyorlar. Kadınlarınızın bir erkekten beklentileri her evrede farklı mıdır?

Siz de kendi yaşamınıza bakarsanız erkeklerden bekledikleriniz tecrübeleriniz, duygularınız, birikimleriniz değiştikçe değişmiyor mu? Gelişim değişim demektir, değiştiğiniz sürece beklentileriniz de değişir. Bu sadece benim roman kahramanlarım için değil hepimiz için geçerli. Ancak kadınlar çoğu zaman düzenleri bozulmasın diye, yargılanmamak adına değişmeyi göze alamıyorlar, öyle olunca da onları kurtaracak formüller peşinde koşuyorlar. Bu formüller başarılı olsaydı sakinleştirici ilaçların tüketimi böylesine artmazdı.

Kitaplarınızın ortak teması insanın bedenini keşfetmesi ve bununla da yetinmeyip bedenin bilinen fiziksel yasalarını aşarak bilinmeyenin ülkesine yolculuğu üzerine kurulu. Neresi bu bilinmeyen ülke; son zamanlarda üzerinde pek çok yazılıp çizilip konuşulan tasavvuf mu?

Her çağın bilimsel gerçekliği o sırada ölçülebilen, hesaplanabilen ve ispatlanabilen verilerle sınırlıdır. Ancak teknolojik gelişmeler sonucunda söz konusu bilimsel sınırlar sürekli genişlemiştir. Şu anda bilimin geldiği seviye geçen yüzyıldaki bilimle uğraşanlar için bile bilim ötesi sayılabilir. Bu nedenle bedenin keşfi kavramı, bilimsel çalışmalarla sürekli yeni buluşları kapsamaktadır. Artık beden ne anatominin dar kalıpları içerisinde ne de bedensel işlevler mekanik ve kimsayal fonksiyonlarla açıklanabilmektedir. Beynimiz ve hücrelerimizle ilgili bilgi edinme olanaklarımız giderek genişlemektedir. Bedenimiz multidisipliner bir anlayışla kavranmaya çalışılmaktadır. Kısa bir süre içerisinde fiziksel ve psikolojik sorunlar yazılım değişiklikleriyle çözülecek, ne cerrahi müdahalelere ne de sonu gelmeyen terapilere gereksinim kalmayacaktır. Bütün bu süreç bedenin en önemli fonksiyonlarından biri olan beş duyumuzla yaşadığımız haz ve zevki içeren cinselliğimizin de üreme dışındaki önemini açıklayacaktır. Unutmamak gerekir ki sanat ve bilim birbirlerini besleyerek gelişir. Geçmişte örnekleri görüldüğü gibi yazarların, ressamların, müzisyenlerin gelecek için öngördükleri, kendi çağlarında fantastik olarak adlandırılanların çoğu bugün bilimsel gerçeklikler haline dönüşmüştür. Sanatçılar hayal güçlerinin sınırlarını zorlayarak bilim adamlarının araştırmalarına ipucu üretebilmişlerdir. Bu bağlamda bedenin keşfine yönelik her türlü sanatsal çalışmanın bilimsel gelişime katkıda bulunacağına inanıyorum. Sonuç olarak bilinmeyen ülke, şu anda ispat edilemeyen ama yarın ispat edilebilir olandır. Bunun da tasavvufla hiçbir ilgisi yoktur ve olmamalıdır.

Yedi romanın erkekleri de iki ayrı klasmanda toplanabilir. Hepsi kadın kahramanla cinsel birliktelik yaşıyorlar ve bilinen anlamıyla hepsi de başarılı birer yatak arkadaşı. Buna rağmen bunlardan dördü deyim yerindeyse ilişki bakımından sınıfta kalıyor. Diğer ikisi geçer not alıyor. Son kitabınızdaki Yunus ise sınıfı geçenlerden olmasına rağmen Delfin tarafından okuldan atılıyor. Kadınlarınız bu sınıflandırmayı neye göre yapıyorlar?

Bir erkeğin başarısı bir kadınla cinsel ilişkiye girebilme kapasitesine sahip olması değildir. Buradaki “başarı” sözcüğü erkeği kaygılandıran ve ayrıca başarısızlığa da yol açabilecek olan bir iktidar halini temsil etmektedir. Ben cinsellikte her türlü iktidar ve karşılığındaki başarılı olma halinin cinselliğin doğasını yok ettiğini düşünüyorum. Kadın ve erkek arasındaki cinselliğin doğası, kadın ve erkek bedenlerinin birbirlerini sonsuz olasılıklar çerçevesinde keşfetmesiyle başlar. Burada kadın ve erkeğin tatmin olma gereksinimleri gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Doğallık, hazla bütünleşmiş bedenin harmonik salınımlara geçerek, kendini yeniden üretmesidir.

Her kitabınızda farklı bir saç rengine bürünmeniz tesadüf mü?

Ben tesadüflere değil olasılıklara inanırım. Her kitabı yazış sürecim benim içimdeki bir yolculuğu da yansıtmaktadır. Bu arayışımın bedenimdeki doğal sonuçlarından bir tanesi de saçlarımın renginin değişme olasılığıdır.

Kitabınızda önemli bir yer tutan yunuslar hakkında epey araştırma yapmış olmalısınız. Yunusların insanları anlattığı sahneyi çok alaycı bir üslupla yazmışsınız. Gerçekten de yunuslar türler hiyerarşisinde insanlardan daha ileri bir basamakta yer alıyor olabilirler mi?

Türler hiyerarşisinde kim geri kim ileri bunu bilemeyeceğim, çünkü ileri veya geri gibi tanımlamalar yapmak insanın egosundan kaynaklanıyor. Yunuslar hala pek çok sırları barındıran, insanla ilişki kurabilen, algılama kapasitesi çok yüksek memeliler. Ancak yunuslar neşeli, eğlenceli gözükmelerine rağmen aslında vahşi hayvanlar ve vahşi ortamlarında ancak onlar isterse size yanaşırlar. Onlarla ancak izin verdikleri ölçüde ilişki kurabilirsiniz. Onlara rağmen bir şey yapmaya kalkarsanız çok sert tepkilerle karşılaşırsınız. İnsanlardan daha zeki ve daha net olduklarından eminim. Yunuslar oyuncudur ancak insanlar gibi kendi varoluşlarına ihanet ederek oyun oynamazlar.

Önce annesini, sonra kaplumbağasını kaybeden Delfin, Yunus’un da kendisini bırakıp gideceğinden korktuğu için onu terk ediyor. Kimseye güvenemeyen Delfin’in en güvendiği şeyin ölüm olması esasında en korktuğu şeyin de ölüm olmasından mı kaynaklanıyor? Yani o kadar korkuyor ki bu kadar korkmaktansa korktuğu şeyin yaşanıp bitmesini mi istiyor? Bizi korkularımızın yönettiğini söylerken tam da bunu mu kastediyorsunuz?

Ancak ölümün gerçekten bilincine varılırsa yaşam adına kararlı bir özen oluşabilir, ölümün reddi ise sadece ve sadece yıkıcılığa yol açar. Hepimiz doğuyoruz ve öleceğiz. Ancak bu bilgiyi bilmekle ölümün farkındalığına varmak, ölümü kabul etmek çok farklı iki gerçeklik. Delfin önce ölümü reddediyor ve o nedenle de ölüme sığınıyor, çünkü ölüm aynı zamanda bir kaçış. Ve sizin de söylediğiniz gibi yaşamın içinde öylesine sıkışıp kalıyor ki sonunda korktuğu şeyle yüzleşmekten başka çaresi kalmıyor. Ölüm korkusu hepimizin yaşamındaki arkaik korkulardan bir tanesi. Ölümü biliyoruz ancak kabul etmiyoruz. Ne zaman ki ölümün gerçekten bir son olduğu ve öldükten sonra yok olacağımız gerçeği kabul edilir, belki o noktadan sonra ölümle yüzleşmek daha kolay olabilir. Ölümden sonra huriler, yeşillikler, ateşler olduğunu düşünmek ölüm gerçeğini saptırmaktan öte bir şey değildir. Ölüm yokoluş demektir ve bu acının kabullenilmesi şarttır.

Tüm romanlarınızda kullandığınız ortak temaların size ne çağrıştırdığını anlatır mısınız?

Ego | Başka düşmana gerek yok
Varoluş | Yaşamın gerekçesi
Yolculuk | Sonu olmayan
Aşk | İçi bomboş bırakılan
Beden | Tapınak
İnanç | Korku veya korkutulma
Bilim | Ölçülebilen ve ispatı olan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GERİ DÖN