A Novelist, columnist & playwright

Umut Lanettir, Aslında Bir Başkaldırı Romanıdır.

Meltem Arıkan yeni bir romanla bizleri selamladı, “Umut Lanettir”. Bu romanda da kadın varoluşunun yılmaz bir neferi olarak, benzer izleklerden hareketle yeni açılımlar yapıyor. Kendisiyle kitabını merkez alan, kadın meselelerine değindiğimiz bir söyleşi gerçekleştirdik.

10.01.2007 | Cumhuriyet Kitap, Erdem Öztop

Sevgili Meltem Arıkan, yeni bir romanla buluştunuz okurla; “Umut Lanettir”. Gayet iddialı bir başlık, bu bir tepki mi?

Umut sizi hem harekete geçirebilir hem de hareketsiz bırakabilir. Umut ederek hiç bir şey yapmadan durup beklerseniz eğer umut lanettir. Çünkü istemek ve umut etmek eğer körü körüne yapılan bir eylemse, yani istekleriniz ve umutlarınız adına tüm benliğinizle çaba harcamıyorsanız, içinde kötülüğü barındırır; bilgisizlik ve cahillik de bunu körükler. Hareketsiz kalıp, istersiniz, umut edersiniz ama hiçbir şey elde edemezsiniz ve yargılamaya, nefret etmeye başlarsınız. Acı olan da kaba kalabalıkların hatta toplumun bile bu nefretle beslenmesidir. Bu anlamda evet bir tepki.

Halbuki, bakınız Goethe ne der: “Umut yaşamımıza yardım eder.” Siz ise tam tersini söylemektesiniz…

Hayır aksini söylemiyorum. Aslında hep umuttan söz edilse de yaşamın içinde genelde umutsuzluğu kabul etmeye yatkınızdır çünkü umutsuzluk aynı zamanda hareketsiz kalmanın ve gerçeklerle yüzleşmemenin de gerekçesi haline gelir. Oysa ki Umut Lanettir umutsuzluğa kapılmamak için mücadele edebilenlerin romanı çünkü umutsuzluk ancak eylemle aşılabilir. Nasıl ki mutsuzluğu yok etmek için mutluluğu yaratmak gerekirse, umutsuzluğu da kabul etmemek, umutsuzluğun tutsaklığından sıyrılıp kendi kendinle mücadele ederek başkaldırmayı seçmek demektir. Baş kaldırışın temel adımı da bize öğretilen kavramları tekrar tekrar sorgulamaktan, topluma, ailemize, inançlarımıza rağmen kendimizi kendimizde tekrar var etmekten geçer. Bu anlamda Umut Lanettir aslında bir başkaldırıromanıdır.

Konuya farklı bir boyut getireyim hadi, bir yazar söyleşisinde ise şöyle buyurur: “Yazmak, umudun en yalın halidir.” Buna ne dersiniz?

Kadınların var olmak için mücadele etmeleri ve var olabilmeleri benim için umuttur. Ancak kadınların var olmasını istemeyen ve onları daha kolay yönetmek isteyen erkek egemen toplum kadınları sahte umutlara yönlendirerek kadınlar mutsuz hayatlara mahkum edilmektedir. O nedenle de but tür umutlar benim için ve var olmak isteyen tüm kadınlar için Lanettir.

Kahramanlarınızın isimleri dikkat çekiyor; başkahraman İnana, Toprak, Nehir… Doğadan boy veren bu adlar tesadüf olmasa gerek?

Tesadüf değiller. Doğayla ilişkide olmak benim için çok önemli. Kahramanlarımın isimleri de bunun altını çiziyor. Aslında bence hümanizm adı altında insanın doğadan kopartılıp daha üstün bir yere konduğunu, bu anlamda da hümanizmin bir tür faşizm olduğunu düşünüyorum. Oysa insanlar da hayvanlar gibi, bitkiler gibi, toprak ve taşlar gibi doğaya ait, doğanın bir parçası, insanların doğadan kopartılması doğanın dengesiyle de oynandığı anlamına geliyor.

Romanınızın uzunca bir bölümü İnanna’nın hesaplaşmasına sahne olur! Geçmişle hesaplaşmak, hayal kırıklıkları… Belli bir yaşantının ürünü müdür bu, belirli bir yaşın getirisi mi, yoksa hepsi bir tesadüf ürünü müdür?

Var olmak gibi bir derdiniz varsa soyunmanız şarttır. Geçmişinizden, inançlarınızdan, kandırmacalarınızdan, sahteliklerinizden, egonuzdan soyunmak, bir anlamda kendinizi tüm çıplaklığınızla kabul etmek demektir. Kendinizi çırılçıplak kabul etmeden ve kendi sorumluluğunuzu almadan var olamazsınız bu nedenle de var oluş yolculuğunun her adımı aslında kişinin kendisiyle hesaplaşmasını kaçınılmaz kılar.

Acı içsel temalardan biri. Aynı tarihlerde çıkan , eşzamanlı okuduğum bir diğer roman da Mehmet Eroğlu’nun “Belleğin Kış Uykusu” idi. Onda da geçmiş acıların bellekten dışlanıp, dışlanamayacağı sorunsalı yer alıyordu! Şöyle sormalıyım: acısız bir yaşam varolabilir mi? Ya da acının hiçe sayılıp, sahte mutluluk senaryolarının yazılması insanı ne kadar huzura erdirir?

Acısız bir yaşam var olamaz. Acıyı hiçe saymak ve sahte mutluluk senaryolarının yazılması çok kolaydır çünkü kişi en kolay kendini kandırır ancak bu kandırmacalarla huzura erilseydi eğer kadınlar ve erkekler bu kadar mutsuz ve tatminsiz olmazlardı değil mi? Sahte mutluluk senaryoları kendini kandırmanın ve sahteleşmenin ötesinde hiçbir yere götürmez. Sahteleştikte nefret edersiniz, nefret ettikçe sahteleşirsiniz ve gerçekler yerine artık sahtelikler sizin için gerçeğin yerini alır.

“Mış” gibi yaşam diye özetleyelim mi?

Evet mış gibi yaşamak. Hiçbir sorumluluk almadan; suçlamanın, yargılamanın ve kendine acımanın çemberinde yaşamak… Kişiler hem yaşamlarında denge isterler hem de bir yandan olumlu olan her şeyi hakları olarak görürken diğer yandan da olumsuzluklar karşısında gösterdikleri tavırla aslında yaşamın dengesini reddederler. Bu nedenle aslında herkes hak ettiğini yaşıyor. Bu hak ediş ilahi bir gücün verdiği karar sonucu değil, tam tersi kişilerin kendilerine verdiği değerler sonuçlarında oluşmaktadır. Mış gibi yaşayanlar gerçeklerden korkarlar onların inançlara, korkulara ve baskılara ihtiyacı vardır. Oysa gerçek inanmayı bıraktığınızda yok olmayandır. Mış gibi yaşamlar ise inanmak üzerine kuruludur.

Hatta konu bir ara toplumsal alana taşınır ve denir ki, “tarihte yaşanan bazı dönemler yok sayılıyordu…”

Tarih aslında erkeğin hikayesi değil mi? Tarihi yazanlar, yorumlayanlar, belgeleri koruyanlar ve yok edenler erkekler değil mi?

Silme edimi boy gösterir bir de, ama silgi, nefreti silemez, neden?

Var oluş sürecinde yok sayarak, görmezlikten gelerek kendinizi ve geçmişinizi kabul edemezsiniz. Duyguları iyi-kötü diye ayıramazsınız ne hissediyorsanız onunla yüzleşmek onu kabul etmek çok önemlidir o nedenle nefret silinmez ancak içindeki nefretle yüzleşebilirseniz ve onu kabul edersiniz silinebildiği görürsünüz.

“Sadece duygular ve beden değil, akıl da ihanete uğrar (…)” Bunu biraz açar mısınız?

Akıl yürüterek bir sonuca ulaştığını sanırsın ancak o sonuç akıl yürütme gereksinmenin de tersine bir noktaya götürebilir seni çünkü akıl yürütmek için kullandığın parametreler doğru tespit edilmemiş ve aslında kendi kendini kandırmışsındır. Akıl yürütülerek ulaşılan sonuçları doğru veya yanlış diye tanımlamaktan çok doğallığına en yakın gerçeğe yaklaşabilen ve yaklaşamayan diye tanımlamak daha doğru olur. Akıl yürüterek doğallığına aykırı olsa bile bir başarı elde etmişsin gibi görülen sonuçlar aldatıcıdır. Doğallığın dışında olduğu için gerçekçi değildir bu nedenle de faydalı olamayacaktır.

Şöyle bir çözüm dile gelir: “Kendi acılarını yaşamak yerine, başkalarının yaşamlarıyla, acılarıyla ilgilenmelisin.” Nasıl bir açıklık getirirsiniz konuya?

Kişinin başkalarının hayatları konusunda yargıda bulunması, akıl vermesi, ahkam kesmesi ve fikir yürütmesi çok kolaydır çünkü sorumluluğu yoktur. Oysa söz konusu kendi hayatınız olunca sorumluluk girer işin içine sorumluluktan kaçmak içinde kendimizle değil hep çevremizle ilgileniriz kolaydır çünkü.

İnana tüm bu duygu yoğunluğunun kurtuluşu olarak yazmakta buluyor çözümü diyebilir miyiz? Ya da şöyle özelleştirelim, yazmak sizin için de bir can simidi midir?

İlk kitabımdan itibaren hep kendi varoluş yolculuğumdan yola çıkarak yazdığımı söyledim. Var olmak ve yazmak benim için birbirini besleyen, tetikleyen ve doğuran birbirinden ayrılmaz bir bütün.

Romanda Muazzez İlmiye Çığ Hanımefendi’ye rastlıyoruz, nasıl yer aldı romanda, biraz anlatır mısınız?

Muazzez hanımın eserlerini çok severek okumuştum ancak kendisi ile tanıştıktan sonra çok etkilendim. Onunla yaptığımız sohbetlerden sonra bazı kitaplarını bir kez daha okudum aynı süreçte Umut Lanettiri yazmaya başlamıştım ve… Muazzez hanım çok değerli bir bilim kadını ve roman boyunca da hem eserlerinden hem de sohbetlerinden yararlandım ve yazım sürecinde tüm kalbiyle beni destekledi. Benim için en önemli olansa kitabımı okuduktan sonra söyledikleri oldu.

İnanna, aşk tanrıçasının adıdır. Kahramanımız içinse “şimdiye kadar hiç kimseye aşık olmamıştı. Aşksız aşk tanrıçası…” denir. Bu ters orantı neyin tezahürüdür?

Arayışın… Kişinin var oluşu, onun mutluluğunda ve umutlarında sahip olduğu veya temsil ettiği şeylerden çok daha fazla söz hakkına sahiptir. Kişinin tüm yaşadıklarının rengini, kokusunu, dokusunu aslında var oluşu belirler. Bu hem bedensel hazlarda böyledir, hem de algısal hazlarda… Diğer romanlarımda olduğu gibi bu romanımda da kadının ve erkeğin var oluş yolculuğunu anlattığım için Aşksız aşk tanrıçası arayış içinde roman boyunca değişerek kendi var oluşlarına doğru ilerleyerek ancak aşkı bulabilecektir.

Birazdan soracağım soruları ön hazırlık olsun: hırçın mısınız? İnanna öyle diyor da, “tüm kadınlar hırçındır”. Öyleyse bu durum kaleminize nasıl yansır?

Kendi doğallığımı yaşamama toplumsal baskılar nedeniyle olanak verilmemesi halinde elbette hırçınım. Kendi cinselliğimi yaşama isteğimi veya isteksizliğimi istediğim şekilde yaşayamadığım, zorlandığım zaman elbette hırçınım. Kendi var oluşumu yaşayamadığım yada kendi var oluşumu yaşadığım zaman toplumun buna karşı çıkması ve beni zorla kalıplara girmeye zorlaması halinde elbette hırçınım. Başka kadınların var olmadığını veya var oluşlarına toplumun karşı çıkması durumlarında elbette hırçınım. Bu nedenleri okurlarıma aktarıp bu nedenlerden ötürü onlarda hırçınlaşabiliyorlarsa, soru sorabiliyorlarsa, tepki verebiliyorlarsa ve hırçınlığın kaynağındaki sorunları çözmek için uğraşıyorlarsa kalemim doğru yolda demektir.

Karşılaşılan bir durum da, kadınlar arasındaki ihtiras, intikam, üstünlük kavgaları!.. Biz erkekler sakince aşklarımıza yelken açarken, kadınlar neden kendi içlerinde kavgalara tutuşurlar sevgili Meltem Arıkan?

Kadınlar ve erkekler ne yazık ki korkunun sanal özgürlüğünü sevginin sorumluluğuna tercih ediyorlar çünkü kolay olanı tercih etmek işlerine geliyor. Kolaycılık karşısında ise var oluşun bile bir önemi kalmıyor. Var olamamış kadınların hınçlarını diğer kadınlardan aldıklarını düşünüyorum. Yani bu durum benim açımdan kadın kadına çekişme değil. Her ne kadar hep kadınların kadınlara olan düşmanlığının altı çizilmek istense de dünyayı yöneten erkek egemen kültüre baktığınız zaman sakince aşklarına yelken açan (!) erkeklerin durumunu da çok net görebilirsiniz.

Biraz daha kızdırayım mı sizi? Romanın bir yerinde erkekler alaşağı edilir kahramanlarınız tarafından. İşte bu alaşağı edilen kısmı temsil ederken bir soru yönelteyim hemen size: az önce Mehmet Eroğlu’nun romanından bahsetmiştim, orada denir ki, “kadın ruhun ölümüdür.” Yanıtınız ne olur?

Bir erkek, erkek olarak var olunuşun kadınların var oluşuna bağlı olduğunu anlayamıyorsa ve kendi var oluş sorunu olarak kadını görüyorsa ve eğer yazarsa okurları üzerinden maalesef erkek egemenliğinin sürdürülmesine katkıda bulunuyor demektir.

Beden ve ruh tartışmasına siz nasıl bakarsınız peki? Toprak ne der bakın: “Herkes özgür iradesi ile bedenini özgürce yaşar.” Ne dersiniz?

Kadınları ve erkekleri var eden sadece bedenleri değil, sadece bedenleri çalıştıran programları değil; bedenle bütünleşmiş akılları, bedenle bütünleşmiş beyin kapasiteleri, bedenle bütünleşmiş algılama, algılatma ve haberleşme kapasiteleri ve bedeni çalıştıran enerji ortamlarıdır. Bu söylediklerimin hepsi pozitif bilim kapsamı içindedir ve hepsi de az veya çok test edilip ölçülebilir. Ruh pozitif bilimin sınırları içersinde kavramsallaştırılamaz. Ruha atfedilen o kadar çok fonksiyon vardır ki bunlardan hangisini önemseyerek bu soruyu sorduğunuzu bilemiyorum. Ben pozitif bilim içersinde düşünen ancak bugün pozitif bilimin kapsamı içinde olmayan bazı şeylerin gelecekte bilimsel gelişmeler sonucunda pozitif bilimin kapsamı içerisine girebileceğini de kabul eden bir kadınım. Ancak ruh bilimsel bir kabulden çok inançsal bir kabul veya kadınların ve erkeklerin içsel dünyalarının psikolojik bir karşılığıymış gibi sunulmakta, bu nedenlerle de ruhani ve ruhsal tanımlamaları yapılmaktadır. Ancak ben bedenimizle ilişkide olabilecek hangi anlam içersinde olursu olsun bir bedenden bağımsız ruh tanımlamasını kabul etmiyorum.

Romanda tiyatro oyunu yer alır, hatta başlıkla da ilintilidir bu durum, kurgu bağlamında nasıl ortaya çıktı?

Kendi var oluşunu sorgulama sürecini yaşayan İnanna yaşamın kurgusunu anlamaya çalışırken aynı anda oyun yazmaktadır. Senaryoda kullandığı kurgu ikili bir algılamayı içermektedir. Bir anlamda epik tiyatrodan yararlanılmış, sahnedeki kurgu içindeki oyuncu algılamasının yanı sıra salondaki seyircinin oyuna yabancılaşarak kurguyu kendi içinde yeniden üretmesini sağlaması amaçlanmıştır. Bu nedenle de salondaki seyircilerin büyük bir kısmı sahnede gördüklerine ve duyduklarına değil, kendi algılamaları nedeniyle içine girdikleri yaşamlarının kurgusuna tepki olarak salonu terk ederler. Bu bağlamda İnanna kendi yaşam kurgusunu sahnedeki oyun kurgusuna taşımış ve salondaki seyircilerinde yaşam kurgularına temas edebilmiştir.

Tabii bir de Meltem Arıkan’ın romanlarında yer alan şiirler, buradakiler de size mi ait gene?

Evet şiirlerin hepsi yine benim…

Bir önceki söyleşimizin başlığı şöyleydi: “Yazar olmaya kalkışmam kendi kadınlık varoluş süreçlerimin içerisinde, kendimi ifade etme kaygımdan kaynaklanmaktadır.” Son olarak, bu bağlamda, bu romanın ve sizin ütopyanız nelerdir?

Kadınların ve erkeklerin doğal cinsel kimlikleri içersinde birbirlerinin farklılıklarını kabul ederek bu farklılıkların zenginliğini, uyumunu ve keyfini tüm gerçekliği ile yaşadıkları bir dünya…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GERİ DÖN