A Novelist, columnist & playwright

Eğitim Ciddi Bir Terördür

İşi gücü kadınlarla ama feminist değil… Hayatı insan hikayeleri içinde geçiyor ama humanist değil… Hemen her yıl bir kitabı basılıyor ama sadece yazar değil… Kadın olmayı çok keyifli buluyor ama hanım hanımcık biri değil…

30 Kasım 2006 | Haftalik, Emel Lakşe

O, okurlarını sürekli şaşırtan ve irkilten bir yazar. Onun kitapları tembel okurlara göre değil. Çünkü soru işaretlerine yol açıyor. Ancak Meltem Arıkan son kitabında kendini de aşmış gibi görünüyor: “İngilizcede tarih kelimesinin karşılığına bakar mısınız,” diye soruyor. “History… His story… Yani ‘erkeğin hikayesi’… ” Arıkan’a göre kadın ve erkeğin neredeyse her şeyleri farklı ama ortak bir potada eritilmeye çalışılıyorlar ve birilerinin artık bu gidişe “Dur” demesi gerekiyor.

Yine çarpıcı bir isimle karşımızdasınız. Umut lanet midir yoksa lanetli mi?

Aslında bu umudu nasıl yorumladığınızla doğru orantılı bir şey. Hiç kimse umut olmadan yaşayamayacağı için, umut kaçınılmazdır ve böyle bakınca bence umut lanettir. Bir başka açıdan da umut hem bizi harekete geçirebilir hem de hareketsiz bırakabilir. Umut edersiniz ve hiç bir şey yapmadan durup beklersiniz. Bu durumda umut yine lanettir. İstemek ve umut etmek eğer körü körüne yapılan bir eylemse, yani istekleriniz ve umutlarınız adına tüm benliğinizle çaba harcamıyorsanız, içinde kötülüğü barındırır; bilgisizlik ve cahillik de bunu körükler. Hareketsiz kalıp, istersiniz, umut edersiniz sonra da bu nefrete dönüşür. Acı olan da kaba kalabalıkların hatta toplumun bile bu nefretle beslenmesidir.

Bu kez neyi sorguluyorsunuz?

Varoluşu… Hep genel insan varoluşu üzerinden tanımlama yapılıyor. Hiç bir zaman kadın ve erkek varoluşu diye bakılmamış. Kadın ve erkek varoluşları farklıdır. Bu ikisini bir potaya koyup tek bir varoluş tanımı yapmak olanaksızdır. Erkek varoluşları altında ezilmiş olan kadınların kendi varoluşlarını tekrar önemsemelerini ve erkeklerle eşitlik için değil erkeklerden üstün olan yanlarının farkında olarak ve erkeklerin de üstün yanlarını dikkate alarak, kadınların ve erkeklerin kendi farklılıklarının farkındalığında yaşamaları için uğraşıyorum.

“HİÇ BİR ERKEK BİR KADIN KADAR YIKICI OLAMAZ!”

Kadın ve erkek varoluşunun hiç mi ortak noktası yok?

Tabii ortak noktaları var ancak bu ikisinin aynı olduğu anlamına gelmez. Erkekle kadın en başta hormonal olarak farklı. Beyinlerinin çalışma ortamları farklı. Algılamalarımız farklı. Cinselliklerini yaşarken duyguları, bedenleri farklı. En büyük farklılığı da söyleyeyim; kadınlar çocuk doğuruyor. Dünyadaki hiç bir erkek bireysel bir ilişkide bir kadın kadar yıkıcı olamaz. Çünkü bir ilişkiden bir şey yaratabiliyorsan, değmezse, o oranda da yıkıcı olabilirsin.

Bu yıkıcılık şiddeti de kapsıyor mu?

Hayır. Şiddette baştan beri gelen bir yanlış algılama var. Şiddet güçlüysen yapılabilen bir şeydir diye algılanıyor. Halbuki tam tersi eğer güçlüysen silahsızlaşırsın. Kadınlar çok güçlü oldukları için şiddet göstermeye erkekler kadar yatkınlıkları yok. Ama bir erkek bir kadın kadar yok edici olamaz. Bu kadının doğasıyla ilgili bir şey. Doğa son derece vahşidir. Ama biz tabii hep eğitilerek öğrendiğimiz ve şartlandığımız için çok fazla ön kabullerimiz var. Bu da onlardan biri. Şiddeti güç olarak kabul ediyoruz.

Okurlarınızın çoğu eğitimli, meslek sahibi, kentli kadınlar… Ya kırsal kesim kadınları…

Ben buna çok katılmıyorum. Mesela bu yıl içinde Van’da pek çok kadınla bir araya geldim. Üstelik sadece şehir merkezli kadınlar değil, çevre köylerden gelenler de vardı. Sanılanın aksine biz aslında aynı dili konuşuyoruz. Ensest mesela şehirde de var köyde de, taciz tecavüz şehirde de var köyde de. Töre cinayetleri köyde de var, köyden taşınmış olarak şehirde de var. Doğuda feodalitenin çözülmesi kadınlara yönelik şiddet ve ensest olaylarını azaltmayacaktır. Töre cinayetlerini kaldırabilir ama bu yetmez. Tüm toplumda kadının ve erkeğin algılanmasının değişmesi gerekmektedir. Kadın her yerde kadın, kadın bedeni her yerde kadın bedeni. Belki sorunların dereceleri değişiyor ama çok ağır yaşam koşullarında yaşarken de benim kitaplarımı okuyan ve benimle konuşan çok kadın var.

“EĞİTİM TERÖRDÜR!”

Son zamanlarda kadına yönelik şiddet ve çocuklara yönelik cinsel istismar Türkiye’nin gündemine iyice oturdu. Bunlar tam da sizin şimdiye kadar konuşulmadığından, yazılıp çizilmediğinden şikayet ettiğiniz konulardı değil mi?

Konuşulmaya başlandı ancak bence çok yetersiz. Pek çok kadın kocasından dayak yiyor ve bunu şiddet olarak algılamıyor. “Kocamdır sever de döver de” diyebiliyor. Ya da “Kol kırılır yen içinde kalır” diyerek yaşamayı öğreniyor ve öğretiyor. Ensest konusu ülkemizde hala bir tabu ve bununla ilgili geniş kapsamlı bir araştırma yok. Yapılan araştırmaların da sonuçları tartışılmıyor. 17 aylık bebek olayı gazeteye yansıdı ancak o olaydan önce Ankara’da altı aylık bir bebeğe de tecavüz edilmişti. Kadına yönelik şiddet ve çocuklara yönelik cinsel istismar konusuyla birlikte bence namus kavramı da tartışmaya açılmalı. Neden kadınların bedenleri evlenene kadar babalarına evlendikten sonra kocalarına ait oluyor? Neden namus kadınların iki bacağının arasında ve o namus erkeklerin sorunu? Bedenin tek sahibi o bedeni taşıyan kişidir ve kişinin bedeni çok kutsaldır. Ancak biz hep tam tersi öğretilerle büyüyoruz. Bedenler kirli, bedenler günah, bedenler yok sayılmalı. Mesela kız çocuklar regl olduklarında tokat yiyorlar. Bu nasıl bir korku yaratır diye niye kimse sormuyor? Çocukları yetiştirirken eğitim adı altında aslında onları korkutarak bedenlerine yabancılaştırarak doğallıklarını terörize ediyoruz. Sorun eğitim değil zihniyet sorunudur ve zihniyetler eğitimle değişiyor olsaydı dünya bu halde olmazdı.

Eğitimin neresi yanlış sizce?

Aslında eğitim çok ciddi bir terör. Kendi doğru bildiğin bir şeyi çocuğa zorla öğretiyorsun, eğitim dediğimiz şey aslında bu.

Dünyanın her yerinde böyle değil mi?

Tabii ki. Ben zaten hiç kimseyi eğitmeyelim demiyorum ki. Ama biz bir yönüyle eğitim denen kavramı bazen katliam şekline bile dönüştürebiliyoruz. Çocuklarımızı genellikle doğdukları andan itibaren eğitim adı altında ya kendi istediklerimizi ya da toplum neyi kabul ediyorsa yapmaları için yönlendiriyoruz, öyle yaşamaları için zorluyoruz. Çoğu insan çocuğunun neye yatkınlığı var, neyi sever, nasıl varolur, duyguları ne kısmıyla ilgilenmiyor. Annesinden öğrendiği şekli aynen çocuğuna aktarıyor ve bunu adına da eğitim deniyor. Bu arada çocuğu kendi bedeninden ve duygularından uzaklaşıyormuş, kendini açıklayamıyormuş… Olsun…

Ama henüz eğitimin yerine geçecek daha iyi bir yol da bulunamadı değil mi?

Aslında en güzeli o doğal yapılarıyla büyümeleri. Ama Yeter Tenimi Acıtmayın adlı romanımda vurguladığım bir de gerçek var. Kadın erkek hepimizin bir travması var. Ve bizi yöneten daha çok korkularımız. O korkular da tabii ki çocukları da bir şekilde yönlendiriyor. Anneler babalar, çocukları değil; korkular korkuları büyütüyor. Bunun değişmesi için de önce anne-babaların kadın ve erkek olarak varolmaları gerekiyor.

“HÜMANİZM DEDİĞİMİZ ŞEY ASLINDA FAŞİZMDİR”

Hep insan hikayeleriyle haşır neşirsiniz, insanlarla ilgili romanlar yazıyorsunuz ama hayvanlarla aranız çok iyi. Onlarla özel bir iletişiminiz var. Neden insanlar değil de hayvanlar?

Doğaya ait olan her şeyle natürel bir iletişim kurabilmek benim için çok önemli. Bu nedenle de aslında hümanizmin bir tür faşizm olduğunu düşünüyorum. Çünkü hümanizm adı altında insan doğadan koparılıp daha üstün bir yere konmuş oluyor. Doğa aslında dengedir ve insanları doğadan kopararak doğanın dengesini de bozmuş oluyorsunuz. Oysa insanlar da hayvanlar gibi, bitkiler gibi, toprak ve taşlar gibi doğaya ait, doğanın bir parçası. Hayvanları insanlara tercih etmiyorum ancak hiçbir hayvanın bilerek ve isteyerek insanların canını insanlar kadar acıtmayacağını biliyorum.

* Her kitabı piyasaya çıkmadan önce saç rengini ve şeklini değiştiren Meltem Arıkan’a “Özel bir tercih mi yoksa tesadüf mü?” diye soruyoruz. Ağzından alabildiğimiz tek cümle şu: “Kesinlikle tesadüf değil…”

* 3 yıl önce beş kadın arkadaşıyla birlikte kurduğu bir şirketin yönetim kurulu başkanlığını yürütüyor. Etkili iletişim ve beden dili eğitimleri veriyor. Mart ayında “Beden Biliyor” isimli bir kitapla yeniden okurlarının karşısına çıkacak.

* Kıskançlık hem çok insani hem de çok kişisel bir duygu. Ancak “Ben seni kıskanıyorum o yüzden kısa etek giyme” noktasına geliniyorsa bu noktada insani olmaktan çıkıyor ve kıskanan kişinin kendi sorunu haline geliyor. Kıskançlık aynı zamanda yüzleşilmesi de gereken bir duygu. Bence insanlar kendi duygularının sorumluluğunu almıyorlar. Aslında temel sorun da bu. Sorumluluklarını alsalar zaten ifade tarzları karşılarındaki kişiye müdahale etmek tarzında olmaz. Açıkçası kıskançlığın derecelerinin kişinin kendine güveniyle doğru orantılı olduğunu düşünüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GERİ DÖN