A Novelist, columnist & playwright

Meşhule Methiye

Meltem Arıkan’ın ilk romanı “Ve… Veya… Belki…” insanın iç benliğini ve kadın-erkek ilişkilerini sorguluyor.

10.01.1999 | Turkish Daily News, Nazlı Karamustafaoğlu

Yeni yılın ilk çalışma gününde elime bir zarfın içinde bir kitap geçtiğinde programımı düzenlemekle meşguldüm. Yazarı tarafından imzalanmış bir kitap. Yazarı tanıyıp tanımadığımı düşündüm. Kafamı çok zorladım ama nafile. Ne de olsa jest olarak yapılmış bir hareket.

Kitabın her şeyi dikkatime çekti, kapağı, rengi, başlığı “Ve… Veya… Belki…” ve neredeyse fark etmeden çevirmeye başladım. Amacım sadece şöyle bir göz atmaktı ama birden kendimi kitabı okurken buldum. Kelimeler, cümlenin akışı, kısalığı, kitap beni içine çekiverdi. İlgilendiğim her şeyi bir kenara bıraktım ve kendimi hikayenin akışına bıraktım. Şaşırtıcı, merak uyandırıcı, zihni karıştırıcı, giderek merakımı yatıştırabilir… Kimi zaman ağzım açık kalacak kadar büyülendim, sona yaklaştıkça giderek daha şaşırtıcı bir hal alıyor diyelim. Orhan Pamuk “Yeni Hayata” adlı kitabında “Bir gün bir kitap okudum ve tüm yaşamım değişti.” diyor. Meltem Arıkan’ın “Ve… Veya… Belki…” isimli kitabını okuduktan sonra benim de ilk tepkim aynen böyle oldu.

Hikaye bir psikiyatri kliniğinde ve bu klinikteki hastaların, psikiyatrları, hasta bakıcıların, baş hekim ve bir psikiyatr’ın ailesinin etrafında gelişiyor. Terapiler, grup terapileri, verimli sabah seansları… Kliniğin içindeki ve dışındaki dünya. Meltem Arıkan, psikiyatri kliniğinin herkesin “çıplak” olduğu bir yer olduğuna inanıyor.

Kendi kendime, “Ohhh ooo…diğer sayfaya geçsem mi yoksa kitabı bulamayacağım bir yere mi saklasam” diye geçirdim. Ancak daha önce de söylediğim gibi merakıma dayanamadım, merakım beni cezp etti ve baştan çıkardı.

Yazar kitabında karakterleri tanıttıkça kitap sizi kendine doğru çekiyor. Kliniğe kendi özgür iradeleri ile gelen birkaç hasta var, kimileri hayatlarından, tek düzelikten, huzursuzluktan kaçmak için geliyor ama hepsi de bir şekilde saklanacak veya kaçacak yerleri olmadığını hissediyorlar. Hastalar gerçek anlamda olarak nitelendirilemez, onlar günlük yaşantımızda her gün karşılaştığımız insanlar. Bazı insanlar var kendilerine ve başkalarına karşı açık ve dürüstler, pek çokları var ki hayatımıza giriyorlar ve çıkıyorlar ama yüzlerinde hep maskeleriyle dolaşıyorlar. Hayat sanki maskeli balo.

Her hastanın kendine özgü olayları algılama şekli var. Her karakterin içinde, kadın erkek ilişkileri, seks, enerji, günlük yaşam, güvensizlik, mutluluk, üzüntü, korku, umutsuzluk, aşk, nefret ve iç çatışmalar hepsi birbirinin içine geçmiş bir halde buluyor okuyucu. Ve bütün bu duygular her karakterde başka bir şekilde ortaya çıkıyor. Akli denge ile akli dengesizliğin muhteşem sentezi.

Bir süre sonra, birçok “hasta” bir birine alışıyor, kabuklarından çıkıp konuşmaya başlıyorlar. Bununla birlikte klinik, sıcak evleri kendilerini güvende hissettikleri yer haline geliyor. Bir zamanlar dayanılmaz bir sessizlik içinde geçen seanslar, giderek daha ilginç ve şaşırtıcı bir hal alıyor. Grup içinde sorularının cevaplarını buluyorlar.

Hikayenin kahramanı, Gizem adındaki hasta, öyküde tasvir edilen en muhteşem karakter. Gözem için duygularını herkesle paylaşmak dürüstlük demek. Ancak bazıları için, duygularını başkalarıyla paylaşmak hiç de o kadar kolay değil. Hepsi hayatın inişlerini ve çıkışlarını farklı bir şekilde yaşamışlar. Gizem var olmanın dayanılmaz hafifliğini ve ağırlığını sorguluyor.
Gizem herkese farklı bir şeyler öğretiyor. Bir sahnede roller karışıyor. Bazı zamanlar Gizem doktor, diğer herkes hasta. Gizem tuttuğu günlükte Dr. Eylül’ü tanıtıyor ve Doktor’un kendi için benliğini kendisinden daha iyi yansıttığına inanıyor.

Çoğu zaman kendinizi yazıyla ifade etmek konuşmaktan çok daha kolaydır. Yazarken çıplak benliğinizle yazıyor, sınırlar olmadan konuşuyorsunuzdur. Pek çokları gibi Arıkan da olayı bu şekilde görüyor.

İtiraf etmeliyim ki Meltem Arıkan ile söyleşi yapmak tüm kariyerim boyunca benim için en zor söyleşiydi. Hele bir ara söyleşimiz Dr. Eylül ile Gizem arasıdaki terapi seansına döndü. Bazı sorular vardı ama cevapları kısa ve belirsiz. Yazar, “Kendimi yazıyla ifade etmek, bana konuşmaktan her zaman daha kolay gelmiştir.” diye itiraf ediyor.

Romana döndüğümüzde, doktor Gizem’in düşüncelerini böylesine şiirsel bir anlatımla okurken adeta şoka girdiğini hisseder. İçindeki her şey yavaş yavaş baş ağı döner. Kafası karışır, çünkü kendi kendini, benliğini, duygularını, güvensizliğini, arzularını hayatının yoğun koşturmacasında çoktan unuttuğu her şeyi sorgulamak zorunda kalır. Bir anlamda uyanış olarak nitelenebilir… “Kadın olmak. Bir erkeğin kadını olmak değil, kadın olmak.”

Kitaptaki bir başka çarpıcı örnek, hastalardan Murat ve Gizem arasındaki ilişki. Başlangıçta tek yaptıkları kavga etmek ve kelimeleri silah olarak kullanmak. Gerçekte ikisinin de birbirlerine karşı güçlü duyguları olmasına karşın her nedense bunu davranışlarıyla gizlemeye çalışıyor, böylece kimse hiçbir şey fark etmeyecek ve şüphelenmeyecek. Önce, belki de bu gerçeği kendilerine bile itiraf edecek cesaretleri yoktu. Ancak her zamanki gibi, Gizem muhteşem ve cesur karakter, ilk adımı atar. Ve kısa zamanda ikisinin arasındaki kimya harekete geçer. “Mantığınızla yaşarsanız her zaman hayata hapsolursunuz. Ama kalbinizle yaşarsanız hayata meydan okursunuz.”

Genelde yazar kadın-erkek ilişkisi üzerine odaklanmış. Gerçi romandaki karakterlerinin deneyimleri aracığıyla bize birkaç boyut gösteriyor. Arıkan ile yaptığım söyleşide bana okuyucularına herhangi bir mesaj vermeye çalışmadığını belirtti. “Sadece rahatsız olmalarını istedim. Kendileriyle ilgili sorular sorsunlar istedim. Kendileriyle ilgili en azından bir soru sorsunlar istedim.” Ama bu kendi içinde bir mesaj. Meltem Arıkan insanların kendilerine sorular sormalarını ve bir bakıma dileklerini, ümitlerini ve arzularını analiz etmelerini ve bunları takip etmelerini istiyor. Bence Meltem Arıkan en büyük amacının en azından bir kısmına ulaştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


GERİ DÖN