A Novelist, columnist & playwright

Genç Bir Yazar Ve İlk Kitabı “Ve… Veya… Belki…”

Bir “İlk kitap” “…Ve…Veya…Belki…” Meltem Arıkan,

12.04.1999 | Milliyet Sanat, Filiz Aygündüz

Elime ne zaman bir “ilk kitap” geçse hep aynı heyecan… Haklı bir heyecan ama! Yazmak ruhu soymak çünkü… Bu cesareti gösteren yeni biri, yeni bir ruh çıplağı. Kitap olmuş karşımda. Acilen “boş olmayan” bir zaman yaratmalı. Mutlak yalnızlığın ve sessizliğin sınırları zorlanmalı. Aramıza müzik bile girmemeli. Sonrasında sözcüklerle işli yabancı bir kırlentin altındaki hikayeye değmeli. Bütün bu süreç talihsiz, kıraç bir çıplaklığa gitme riski taşısa bile…

Neyse ki öyle olmadı. Meltem Arıkan’ın “…Ve…Veya…Belki…”si daha ilk sayfalarında doğurgan bir romanın işaretlerini verdi. Hüznün rengi sarı, kitap ise limon küfü renkliydi. İnsan ruhunun görüp de görmezden geldiğimiz, kimi zaman da bakmakla yetindiğimiz detaylarını okurken içim acıdı çok kesif bir mimoza kokusu vardı.

Önce bir psikiyatri hastanesinin kapısı açıldı. Psikiyatr doktor Eylül ile tanıştım ilkin. “Alışkanlıklarımızla var olmaya çalışırken belki de onlarla boğuluyoruz”dedi. Doğru söylüyordu. Eylül ile ruh akrabalığımız olabilir mi diye düşündüm bir an. Ama hayır… Sonradan gördüm ki yok. Hayatın bir yerinde göz aşinalığımız olmuş, hepsi bu. Öyle çok fazla benzeşmemiz, akrabalık gibi bir bağla varolmamız söz konusu değil.

Hastalara gelince onların bir çoğunu tanıyorum uzaktan. Aslında hepimiz tanıyoruz onları. Bazılarına çok benziyoruz, bazılarıyla hiç ilgimiz yok. Hepsi de güzel insanlar. Bana kırk kapının ipini çektirdiler. Sayelerinde kepenkleri sıkıca kapatılmış birçok gizin içine giriverdim. Kendini anlatamayan ya da anlattıkları muhatapları tarafından anlaşılmayan insanlar.

Biri nedensiz olduğunu sandığı ağlamalarla tepki veriyor “anlaşılamama” duygusuna, biri bayılıyor. Aralarında kekeleyen bir genç var, öfkesine sahip çıkamayan bir adam, içine kapalı bir başka genç, iletişim sorunu çeken güzel Gizem, ölüm korkusundan mustarip Alkan… Hepsi birbirinden ilginç bu nevroz vakalarının tanı ve tedavi süreçleri boyunca onlardan birçok şey öğrendim aslında.

Zaman zaman hayatı tedavi ekibindeki doktorlardan çok daha iyi yakaladıklarını gördüm. Kitapta geçen yaşam odası, günaydın saati, grup terapiler, doktorla hasta arasındaki yarım saatlik görüşmeler ve dışarıdaki hayat… Onlar arasında satırlar akıp giderken elimde kalanlar oldu, altını çizip içime notlar düştüğüm. Hepsini sevdim. Ama en çok Gizem’i…

Kitap boyunca kendisiyle ilgilenen doktoru Eylül’ün, benim, dahası kitapta yaşayan bütün karakterlerin kafasını karıştırıp durdu. Varoluş konusunda uzun uzun düşündüğüm yıllara geri döndürdü beni. “Keşke”dedim içimden “Gizem ile konuşacak birkaç saatimiz olsaydı…”

Ona anlatacak çok şey vardı, onunla paylaşacak, birlikte düşünecek… Kitap kahramanı olmakla hayat kahramanı olmak arasındaki ince çizgide yitirdik birbirimizi. Her kitabın sonunda olduğu gibi… Bir araya gelmemek ama unutmamak üzere.

Velhasıl, bu kitapla, insan psikolojisinin o çok sevdiğim derinliklerinde dolaştım bir kez daha. Kahramanların hayatla ve kendileriyle yüzleşmelerinin yaşandığı zorlu süreçte sorgulanacak bir dolu konu yığıldı önüme. Hastaların ve tedavi ekibinin saptamalarından yola çıkarak kendimce keşifler yaptım. Bu arada kadın ve erkeği irdeleyen bölümlerde Meltem Arıkan’ın duyarlı ve ince ayrıntıların farkındaki kaleminden çok keyif aldım.

Bir kitabın sonunun ne kadar önemli olduğu tartışılır. Bu kitapta zaman zaman sonu merak etmedim değil. Ama kimi satırlarda yakaladığım anlamlar bu merakın önüne geçti her defasında. Hem zaten su gibi akıp gitti roman. Zorlama bir üslup söz konusu değildi. Velhasıl kaç kıratlık bir kitap olduğunu takdir etmek bana düşmez ama açıkçası okurken hiç sıkılmadım. Kendimce “Ah keşke…”dediğim yerler, gördüğüm bazı eksiklikler olduysa da zevkle okudum. Eminim ki Arıkan’ın bundan sonraki kitaplarında çok daha leziz edebi tatlar yakalayabileceğiz.

Dedim ya, ben zevkle okudum. Yaşama geçireceğim altı çizili satırlar oldu, şimdilik içimde bekleşen. Hayatın zaman zaman nevrotik olduğunu düşündüğü döngüsünde gidip gelirken, “…Ve…Veya…Belki…” deki kahramanlarla tanışmak, insanlara başka türlü bakmayı da beraberinde getirdi bana. Bildiklerim tekrarlandı, uzaktan tanıdıklarım yakınıma geldi. “Anlaşılma”,“anlaşılmama”, “insanı tartışma”, “kendi kimliğini sorgulama”, “kadın”, “erkek” gibi birçok konuda düşüncelerimin çoğu teyit edildi. Bazen “ve”lerle bağlandı düşünceler… “Veya”nın uzlaşmacılığına düştü kimi zaman. Ve bazen de “belki”li kararsızlıklar boy gösterdi. Netlikler ve belirsizlikler oldu. Düşününce, aslında hemen hepimiz bu iki bağlaç ve tek zarfın ekseninde yaşamıyor muyuz? Kesin olan ne, “ve”,”veya” ve “belki”den başka? Ne dersiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


GERİ DÖN