A Novelist, columnist & playwright

(B)ağ(ım)sız!..

Aralik – Ocak 2015 | Psikeart
psikeart

Akşam yemeği biter bitmez hemen iPadini kucağına aldı. Televizyon seyretmeyi bırakalı çok olmuştu. Boş boş televizyon seyretmeye vakti yoktu. Kendine ayrılmış vakitler istiyordu. Kendi kendine ekrana bakabileceği onu sorgulayan gözlerin onu yargılamayacağı vakitler… Karşısında oturan adama baktı… Adam da ona… Aralarına görünmez bir perde gerilmişti ve artık birbirlerini değil perdenin yarattığı yansımalarını görüyorlardı.

Telefonu bipledi, mesaj gelmişti. Mesajını okudu. Telefonu sehpanın üzerine bilgisayarının hemen yanına koydu. Telefonu, iPadi, bilgisayarı… Birini bıraktığında diğerine uzanıyordu. Sanki yaşamı ekranlarda gördüğü harflere, şekillere, resimlere, cümlelere bağlıymış gibi… Ekranda bir şey görmezse kalp atışları bir anda düz çizgiye dönüşecekmiş gibi… Yoğun bakımda çalışan hemşireler gibi gözü hep ekranda olmalı, ekran bir an boş kalırsa….

Hayatın boşluğuna inat ekranların hızlı akışları… Hayatın meli… malı… ve sorumluluklarına inat ekranların vurdumduymazlığı… Hayatın bedellerine karşı ekranların “like” “retweet” tuşları…

Ekranı biraz yavaşladığında karşısında oturan adama bakıyor… Aynı evde yıllardır yaşadığı, aynı yatağı paylaştığı, günlerce seviştiği, sabahları yüzüne bakarak uyandığı adama… Bu adam o adam mı? Bir zamanlar çok sevdiği…

Elinden telefonu düşürmeyen bu kadın benim sevdiğim kadın mı? Bir zamanlar gün içinde yaşadıklarımdan anekdotlar biriktirdiğim, paylaşmak için beklediğim. Elinden iPadini düşürmeyen bu kadın benim sevdiğim kadın mı? Bir zamanlar ekranları takip eden gözleriyle gözlerimin buluştuğu… Elinden bilgisayarını düşürmeyen bu kadın benim sevdiğim kadın mı? Bir zamanlar elleri bedenimi kavrayan şimdiyse bedenime bile yabancılaşan…

Elindeki telefondan gelen bip sesiyle dikkati tekrar ekrana kayıyor. Ekranda hayat yine çok hızlı yine çok renkli… Yetişebilmek için sürekli koşturması gerekiyor… Ve karşısında oturan adamın bakışları… Bu adam değil miydi onu çok seven, bu adam değil miydi, onu hep hoş gören, bu adam değil miydi ona hep destek veren… Peki ama ne olmuştu da bu adam şimdi karşısında buz gibi oturuyordu. Sanki kendisi başını bilgisayardan kaldırıyormuş gibi… Kaldırmıyor mu?.. O sosyal medyayı anlamıyor… Anlamak istemiyor… Bilgisayar onun için iş… İşleri…

Sadece izliyorum … Artık sözcüklerim tükendi. Soğuk rüzgarlar esiyor içimde. Bir zamanlar keşfedilmeyi beklediğim kadınla aramdaki tüm sözcükler tükendi… Keşfedilme arzusu yerini alışkanlığa, alışkanlık yerini konformizme bırakırken ben de kendimi bıraktım… Yavaş yavaş ölmeye yatmak gibi… Yavaş yavaş alışmak… Yavaş yavaş vazgeçmek… Yavaş yavaş beklentizisleşmek… Yavaş yavaş basitliğin sığlını keşfetmek… Keşfedilmeyince… Keşiflerle… Keşke…

Karşısında hiç konuşmadan buz gibi oturmakla kalmıyor evi de soğutuyor. Evin içinde esen rüzgar telefonundan mesaj yazmasını bile engelliyor. Oysa ki gelen mesaja yanıt yazmak zorunda. Telefonun diğer tarafında onu bekleyen…

Telefonun diğer tarafında onu bekleyen birisi olsa ne yapardı… Gider miydi? Gidebilir miydi? Vazgeçebilir miydi? Vazgeçemediği bu adam mı olurdu? Vazgeçiren diğeri mi?.. Vazgeçmek bu kadar kolay olamazdı. Alışkanlıklar, beklentiler, feda edilmesi gerekenler, riske atılanlar… Vazgeçmek… Vazgeç –me- mek…

Gitmeler başladı mı içten içe dur durak bilmiyor… Önce hayaller gidiyor, sonra beklentiler, sonra gelecek yavaş yavaş… Gitmeler başladı mı, eski defterlerin sayfaları dökülüyor gözlerimin önüne… Gitmeler başladı mı, geçmiş silmeye başlıyor kendini yavaş yavaş… Silginin güçlü kokusu geçmişin anılarını da bastırmaya başlıyor. Geçmiş uzaklaşıyor yavaş yavaş… Gülümseyişler, dokunuşlar, bakışlar… Ve geriye bipler kalıyor, evin her yerinde yankılan, gerçeklik ekranlarda kayboluyor… Yaşamın sıcaklığı soğumaya başlıyor ve soğuk her yanı yavaş yavaş her şeyi ele geçiriyor.

Ellerini, kollarını, kalbini, aklını, sağ duyusunu hepsi bağlamıştı… Hepsini isteyerek bağlamıştı.. Kurtuluşa, saygınlığa, kabul görmeye ihtiyacı vardı.

Sevmiş miydi? Tabii ki sevmişti… Hangisini?… Sevgi?… Ya şimdi…

Kımıldayamıyordu… Her yerini saran bağcıklar düğüm düğüm olmuş içinden çıkamıyordu. Alışkanlıklar… Bağlar… Ağlar… Bağlanmak?… Bağımlılık?…

Belki bağcık bağcık bağlayarak ördün bağımlılıklarını seni senden kurtarsın, seni senden saklasın diye… Bağlanmak… Bağımlılık… Avaz avaz bağırmak… Bağırarak bağımsızlaşmak… Mümkün mü… Onca kaçışlardan sonra… Ağlardan kurturabilir miydi?..

Ne kadar çok mesaj geliyordu facebook messengardan. İyi ki arkadaşları vardı. Onlar da olmasa ne yapardı… Bütün gün eşşekler gibi çalış sonra… Sonrası… Sonrası hep bu kadar boşluk muydu?.. Sonraları nasıl bu kadar sonları olmuştu…

Telefonun ekranı gözlerini acıttı zaten şarjı da azalmıştı, onu şarja taktı. Bilgisayar ekranını açtı. Facebook sayfasında yine ne kadar çok hareketlenme olmuştu. Hepsini tek tek okudu. Hayat devam ediyordu işte. Kendini düşündü. İlk fırsatta profil fotoğrafını değiştirmeliydi. Yeni bir yaşama başlamak… Evet kesinlikle yenilenmeliydi… Bağımsız…

Facebook sayfasına gururla: “Bağımsız ve yepyeni bir hayata kucak açmaya kararlıyım” yazdı. Sonra bu yazdığı cümleyi tweet attı. Bir sigara yaktı. Facebooktan gelen “like”ları ve Twitter’daki “retweet”leri saymaya başladı…