A Novelist, columnist & playwright

You Don’t Exist, Anyway… · Zaten Yoksunuz

April 2010 · Nisan 2010

Dear Kazete readers, I want to share the epilogue of my play “I’m Breaking The Game” with you this month.

You read books that fill up your bookshelves. You memorize sentences that sum up life. You take refuge in knowledge that confirms your existence. You prefer your clothes to your bodies. You are scared to face your brains that are so easily aroused by nudity, and yet shamelessly you call it a shame. You are men and women in hiding, drowning yourselves in big words, pitying others, not realizing that you are the pitiful ones. You are pathetic souls pretending to live, detached from your bodies through complicated definitions.
But you don’t exist, anyway.

It’s as if the ovaries are full to the brim with little subservient girls. Girls who are afraid to ask the question ‘why’, who squeezes their spots in the mirror, thinking that womanhood is all about being 36-24-36, whose connection to her body is directly proportional to her celluloids. Women and men who memorize experiences, enslaved to the illusion of having learnt from past pains. You lead fairy-tale lives, so afraid to see your own dark faces.

There are hopes, struggling, I see them. Struggling hopes, with every breath, in words never uttered. Silenced screams, afraid of being judged, being outcast, being killed in the name of virtue, or being burnt in a witch-hunt. Women who are forced to go under covers even though there is no nudity left in their bodies. There are men who can’t break free from their crotches in the name of power. There are babies whose feet never touch the ground, who was born naked and then got bundled up in cloths, moulded with fears and admonitions, babies who learn to be ashamed of their bodies, who grow up to live their illusion of womanhood and manhood. Lips that never knew to get wet, but are laced with admonitions… Blind eyes whose dirty gaze defiles the silence… Coarse fingers that don’t know how to touch… You are crowds, constantly sharpening your axes with the outcry of power.
But you don’t exist, anyway.

Painted eyes create dreams in the name of romance, audiences ready to be fooled quaff it down, drowning in their loveless lives. You turn into possession-crazed villains, afraid of the smell of your own skin, chasing after deodorants, it’s not your skin anymore that stinks, it is Gucci and Armani, and you end up belonging to the valley of the vanished, and be proud of it too… You stamp your feet crying out “I am here”, inside bodies that take false shapes, which smell the same, feel the same… And then you make love with these bodies, you become intertwined with nothingness in these lovemaking hours where the truest dramas are silenced, are vomited, are lost. Hands are sentenced to necessities, grabbing breasts that are caught up in the anxiety of “is it hard yet, or is it not?”… You don’t want to hear it, right? And anyway, you can’t hear with disembodied ears, the screams of disembodied bodies that hurt deep down inside. You are absolutely clueless women and men, keen on forgetfulness; planting all your fears inside your babies through forgetfulness. Wearing black to funerals out of fear of dying, forgetting your lips, your feet, your tits, hoping to be saved by your dreams, boxes of darkness… All of you.
But you don’t exist, anyway.

Sevgili Kazete okurları, bu ay sizlerle “Oyunu Bozuyorum” adlı tiyatro metnimin kapanış monologunu paylaşmak istiyorum.

Kitaplar okuyorsunuz rafları dolduran. Cümleler ezberliyorsunuz yaşamı anlatan. Bilgilere sığınıyorsunuz varlığınızı ispatlayan. Giysilerinizi bedenlerinize tercih ediyorsunuz. Çıplaklıkla tahrik olan beyinlerinizle yüzleşmekten korkuyorsunuz ve utanma diyorsunuz adına, hiç utanmadan. Saklanan adamlar ve kadınlar oluyorsunuz büyük büyük laflarda boğulan, başkalarına acıyorsunuz, acınacak halde olduğunuzun farkına varmadan. Karmaşık tanımlarla bedenlerinden bağımsız, yaşadığını sanan zavallılarsınız.
Ama zaten yoksunuz.

Yumurtalıkların içi hizmet meraklısı kız çocuklarla dolu sanki. Neden diye sormaktan korkan, aynaya bakarken sivilce sıkan, kadınlığı doksan altmış doksan sanan, bedeniyle ilişkisi selüloit ile doğru orantılı olan. Deneyim ezberleyen, acılarından ders aldığını savunan aldanışlara köle kadınlar ve adamlar. Karanlık yüzlerini görmekten korkan masalsı hayatlarsınız.

Çırpınan umutlar var görüyorum. Çırpınan umutlar her nefesinde, ama bir türlü dile gelemeyen sözcüklerde. Yargılanmaktan, dışlanmaktan, namus uğruna öldürülmekten, cadı diye yakılmaktan korktuğu için susturulmuş çığlıklar… Çıplaklığı kalmamış ama ısrarla örtülerin altına sokulan kadınlar. İktidar uğruna bacaklarının arasından çıkamayan erkekler. Ayağı toprağa değmeyen bebekler var, çırılçıplak doğup da bezlere sarılan, öğütlerle korkularla yoğrulan, bedenlerinden utanmayı öğrenen bebekler var, büyüdüğünde adam ve kadın olduğu sanrısıyla yaşayan. Öğütlerle dolu ıslanmayı bilmeyen dudaklar… Kirli bakışları sessizliği kirleten kör gözler… Dokunmayı bilmeyen hoyrat parmaklar… Kalabalıklarsınız, iktidar çığlıklarıyla sürekli baltaları bileyen.
Ama zaten yoksunuz.

Boyalı gözler hayaller yaratır romantizm diye, kanmaya hazır seyirciler kana kana boğulur aşksız ömürlerinde. Tenlerinin kokusundan korkan aidiyet meraklısı canilere dönüşürsünüz deodorantlar peşinde, artık teniniz değildir kokan gucci’dir, armani’dir ve ait olursunuz yok olmuşlar vadisine, hem de göğsünüzü gere gere… Olmadığı şekle bürünen, aynı kokan, aynı hisseden bedenlerin içinde tepinirsiniz buradayım diye… Bir de sevişirsiniz bu bedenlerle, en gerçek dramların sustuğu, kustuğu, kaybolduğu sevişmelerde yoklukla ilmek ilmek örülürsünüz. Eller gerekliliklere mahkum, kalktı kalkmadı endişesine sıkıştırılmış ağlayan memelerde… Duymak istemiyorsunuz değil mi? İçin için acıyan sahipsiz bedenlerin haykırışlarını duyamazsınız ki sahipsiz kulaklarda. Unutma meraklısı kendini bilmez kadınlar ve adamlarsınız. Tüm korkularını unutuşlarıyla bebeklerine aşılayan. Ölme korkusuyla cenazelerde siyah giyen, dudağını, ayağını, memesini unutan, rüyalarından medet uman, karanlık kutularsınız hepiniz.
Ama zaten yoksunuz.



GERİ DÖN