A Novelist, columnist & playwright

First Love… · İlk Aşk…

January 2009 · Ocak 2009

Dear Kazete readers, I was obliged to a long bed rest for the last month, as I had a harsh meniere’s attack; thus I will be sharing an old article of mine published in another magazine with you this month. I wish you all a healthy new year, alive with love…

Was love within the dark green colour of the leaves, or the purple of the violets?.. We used to seek it in the chamomiles; it has now become the guise for illusions. Love… They’ve devised balloons; they’ve derived balloons; colourful, burled, agitated, floating balloons that can carry one up to the skies… Love… The skies cannot be seen anymore due to the balloons. Eyes became dazzled. The blue among the clouds disappeared in the void. For love…

The woman looked at the man, and the man at the woman… The woman’s heart started pounding, her palms all wet… The man laid his eyes on the woman’s body, his body full of life. The red air formed sweat bullets on their flesh, the woman looked at the man, and the man at the woman… ‘Love’ said her inner voice, ‘this is love’…

The balloon floating in the air turned violet at first, than pink; it embraced orange, than dark blue. The floating balloon… The floating woman and man; floating within the deception of being free… Whilst the balloon struggled to reach the skies from among the tall blue glasses and the metallic concretes, the wind threw it about the green banisters of a balcony. While being driven away with joy, the brown bars of the balcony kissed the dark blue of the balloon from nowhere… The bars pinned it, the bars burst it up… The colours were floating no more and the woman and the man were taken aback…

The colours of the burst up balloon got interlaced, the rubber shrank more and more… Violet, pink, orange and dark blue, all shrank within each other, air blended within air… The woman put the balloon aside, to the innermost drawer of her bedroom… Right next to the other balloons she secretively laid up… She opened the window to cleanse the air; Took a deep breath; Exhaled; Forgot… The forgetfulness-kite replaced the balloon… It flew and flew… It got caught up to the longings… It flew and flew…

But once upon a time, when she was young, when the balloons had not yet covered up the skies… The hazel eyes that had held her hands for the first time… The sky used to be blue back then. Or was it not? The ants used to roam all over her body when he wrapped her… Where have all the ants gone?..

Could they have been hiding within the bedroom drawer?.. No, it couldn’t be… No, it shouldn’t be… Those times… Her first love… No… No… Her eyes got caught onto the drawer… Balloons that have melted stuck to each other. Her burst up balloons were timeless, undefined, colourless; and was it not the smell of the latex that mischievously leaked from the drawer into the room?.. Was it not the smell of the latex wrapping around the smell of the flesh and sweat?.. Deep down in the drawer, there must have been the blue of the skies, hiding away. If only she could find it… Onu bulabilirse… She had to find it…

She chucked the drawer away, to the ground. That did not suffice… She took the small metallic nail clippers. She cut the colourful latex that stuck together in pieces. Her hands got stained. Pieces of latex scattered all around the room… Her tears were pouring within… There were no balloons… There were no ‘herself’ either… Whatever she thought was the skies, was it nothing but the forgetfulness-kite? Once she grabbed a hold on the kite’s tether… She flew and flew… Flew…

There was no first, thus there would be no last either. She wouldn’t console herself with the balloons, with their dazzling colours. She wouldn’t mistake the blue of the skies for the kites… She washed her colour stained hands… She looked at the mirror. Tears had blended the colours on her face to one another. The skin around her eyes was darkened, purple… Her skin turned to a coppery tone… She gazed at the mirror… She couldn’t see herself… She gazed at the mirror… Even the very first was a delusion… Love… Words of love were pouring out of her lips, yet she had never known love. She gazed at the mirror, yet she did not know the face in the mirror at all…

Sevgili Kazete okurları, geçen ay geçirdiğim meniere krizi sebebiyle bu ay sürekli yatak istirahatinde olmam gerekti, bu nedenle de hoşgörünüze sığınarak bu ay için sizlerle daha önce başka bir dergide yayınlanan eski bir yazımı paylaşıyorum. Hepinize sağlıklı ve aşk dolu bir yeni yıl diliyorum.

Yaprağın koyu yeşilinde miydi aşk, menekşenin morunda mı?.. Eskiden papatyalarda arardık, şimdiyse sanrıların kılıfı oldu… Aşk… Balonlar türettiler, balonlar ürettiler, renkli, desenli, heyecanlı, uçan balonlar sizi gökyüzüne taşıyan… Aşk… Gökyüzü görünmez oldu balonlardan. Gözler kamaştı. Bulutların mavisi yoklara karıştı… Aşk için…

Kadın erkeğe baktı, erkek kadına… Kadının kalbi çarpmaya başladı, ellerinin içi terli… Adamın gözleri kadının bedeninde, erkeğin bedeni kıpır kıpır… Havanın kırmızısı tenlerinde boncuk boncuk, kadın erkeğe baktı, erkek kadına… Aşk diyordu iç sesi, işte bu aşk…

Havada süzülen balonun renkleri mordan pembeye, turuncudan laciverde kucak açmıştı. Havada süzülen balon… Havada süzülen kadın ve adam… Özgür olduğu kandırmacasında süzülürken oradan oraya… Uzun mavi camların, metale dönüşmüş betonların arasından gökyüzüne ulaşmaya çalışırken balon, yeşile kaçan balkonun demirlerine savurdu onu rüzgar… Savrulurken neşe içinde, balkonun sivri kahverengi demiri öpüştü balonun laciverdiyle… Demir battı, demir patlattı… Renkler artık süzülmüyordu boşlukta ve kadın ve adam şaşkındı…

Patlamış balonun renkleri birbirine geçmiş, plastik küçüldükçe küçülmüştü… Mor, pembe, turuncu lacivert iç içe büzüşmüş, hava havaya karışmıştı… Kadın yatak odasının en gizli çekmesine koydu patlamış balonu… Gizli gizli biriktirdiği diğer balonların yanına… Havayı temizlemek için camı açtı. Derin nefes aldı… Nefes verdi. Unuttu… Unutma uçurtması balonun yerini aldı… Uçtu… Uçtu… Özlemlere takıldı… Uçtu… Uçtu…

Ama bir zamanlar, daha genç olduğu zamanlar, balonlar henüz gökyüzünü kaplamamışken… Elini ilk tutan ela gözler… Gökyüzü o zaman maviydi… Yoksa mavi değil miydi… Ona sarıldığında bedeninde dolaşan karıncalar… Karıncalar nereye gitmişti?..

Yatak odasının çekmecesinde olabilir miydi?.. Hayır olamazdı… Hayır olmamalıydı… O zamanlar… İlk aşkı… Hayır… Hayır… Gözleri çekmeceye takıldı. Sıcaktan erimiş balonlar birbirlerine yapışmış. Patlamış balonları zamansızdı, tanımsızdı, renksizdi hatta kimi zaman lastik kokusu çekmeceden odaya sinsi sinsi sızmıyor muydu?.. Ten ve ter kokuları plastik kokularla sarmalanmıyor muydu?.. Çekmecenin içinde, belki en dip köşesinde gökyüzünün mavisini saklamış olmalıydı. Onu bulabilirse… Onu bulmalıydı…

Çekmeceyi yere fırlattı. Yetmedi… Küçük metal tırnak makasını aldı. Birbirine yapışmış renkli lastikleri lime lime kesti. Eli boyandı… Lastik parçaları odaya dağılmış… Gözyaşları içine içine akıyordu… Balonlar yoktu… Kendisi de yoktu… Gökyüzü sandığı ise unutma uçurtması değil miydi? Uçurtmanın ipini bir kere eline alınca… Uçtu uçtu… Uçtu…

İlki yoktu o nedenle sonu da olmayacaktı. Renklerine aldanıp balonlarla avunmayacaktı. Gökyüzü mavisini uçurtma ile karıştırmayacaktı. Boyalı ellerini yıkadı… Aynaya baktı. Gözyaşları yüzündeki boyaları birbirine karıştırmıştı. Gözlerinin çevresi morarmış, kararmış… Teni bakır çalığına dönüşmüştü… Aynaya baktı… Kendisini göremedi… Aynaya baktı… İlki bile aldatmacaydı… Aşk… Aşk sözcükleri döküldü dudağından aslında onu hiç tanımamıştı… Aynaya baktı tıpkı aynadaki yüzü de hiç tanımadığı gibi…



GERİ DÖN