A Novelist, columnist & playwright

“BÜYÜK YALAN” Yüzleşmesi – Meltem Arıkan’a göre Kişisel Sorumluluk ve Korku Sınırının Geçilmesi

(Bu makale http://wikileaks-movie.com sitesinde yayınlanmıştır.)

Yeni dünya düzeni Büyük Yalanlarla değil gerçek bilginin paylaşılmasıyla inşa edilecektir. …artık kendi sorumluluğunuzu alma zamanı gelmiştir.  Daha ne için bekliyorsunuz?

Gerçek ve acı kaçınılmaz olarak iç içedir. Var olmanın farkındalığından da işte bu basit gerçek nedeniyle kaçılır. Yaşanan basit gerçeklikler bile fikirlerle sarılıp sarmalanır, dil karmaşıklaştırılır, karmaşıklaştıkça yüceltilir, akıllar kavram kargaşasında savrulup durur. Tüm bunlar bireyin varoluşundan kaçma sebepleri değil, kaçmak için kullanılan ve yüceltilen yöntemlerdir. Bu yöntemlerin içinde en çok kullanılanı ve kabul göreni ise ‘Büyük Yalanlar’dır.

Wikileaks, politikaları ne olursa olsun, gelişmiş ya da gelişmemiş her türlü hükümetin yozlaşmış olduğunu açığa çıkarmıştır.

Kişiler kendilerinden ve  yaşamın gerçeklerinden ölesiye nefret etmeyi öğrendikleri için var olmaktan korkarlar ve kaçarlar.  Yaşamda adalet yoktur. Yaşam acımasızdır. Yaşam karşısında bireyler,  savunmasız ve çıplaktır.  Bu basit gerçek, yaşamın temelini oluşturur.

Crispin Sartwell‘Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik’ adlı kitabında konuya şöyle bir yorum getirir:

“Batı felsefe geleneğinde hiç bir değer, şeyleri oldukları haliyle sevmekle bağdaşmaz. Her değer bir dönüşüm talep eder: Olduğumuzdan daha iyi olmamız gerekir, ya da, daha sıklıkla duyulduğu gibi olduğundan daha iyi olman, yani, olduğun gibi olmaman gerekir.

Şiddetli acılar çeken ve kendini sonuna kadar acının kollarına bırakan biri ne o acının kaynağının gerçekliğinden ne de kendi gerçekliğinden kuşku duyar. Ancak kişi acıya dayanabildiği, acıdan korkmadığı ve acıya izin verdiği oranda, hiçbir ontolojiye gerek duymaz. Acı içinde yaşamak gerçekliğin bir tezahürünü yaşamak, gerçekliğe doğru itilmektir. Acı olumlanması gereken bir şeydir ve, hiç kuşkusuz, olumlanması en zor şeydir de. Acı gerçek olanın gerçekliğine bir çağrıdır ve bu yüzden bizim gibi mahlukların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir.

Bu yüzden, felsefe ve dinler tarihinin büyük kısmı, bence, patolojiktir. Bu tarihlerin çoğu olan şey ne ise ondan bir kaçış, bariz bir kaçıştır, tıpkı düşünürün, rahibim ya da ahlakçının hayatının gerçek dünyadan sonsuz bir kaçış olduğu gibi.”

Bedenler pistir, günahkârdır. Cehennemde ateşler içinde yanmaya mahkûmdur. Ancak itaat edilirse cennet size kapılarını açar. Bugün için beni korkutmaktan, hep eksik, hep yanlış olduğumu söylemekten öte ne söyler bu dinler?

“Neden olduğum gibi olmamla ilgili tek bir sözcük yoktur? Neden hep boyun eğmem gerekir? Neden sorgulamam istenmez? Dinlerin insanlardan beklentileri gerçekdışıdır. Bu iş fanatizme döndüğünde ise patolojiktir.

 

 

Hitler ve Goebbels ‘in kullandığı başlıca propaganda tekniği olarak bilinen “Büyük Yalan” aslında onların kendilerine karşı kullanıldığını iddia ettikleri ve bir tehlike olarak gösterdikleri bir kavramdı. Hitler de Goebbels de Alman halkını büyük yalanlara kanmamak üzere uyarıyorlardı.

Hitler, 1925 tarihli manifestosu “Kavgam”da, bu tekniğin Almanya’nın I. Dünya Savaşı’nda yenilmesinin suçunun haksız bir biçimde ordunun subaylarından Erich Ludendorff’un üzerine atan Yahudiler tarafından kullanıldığını savunur.

“Tüm bunlar – kendi içinde son derece doğru olan- her büyük yalanda belli bir inanılırlık olduğu ilkesinden esinlenmiştir; çünkü bir ulusun geniş kitleleri, duygusal doğalarının derinlerdeki katmanlarında her zaman bilinçli veya gönüllü iken olduklarından daha kolay yozlaşırlar. Bu nedenle de zihinlerinin ilkel basitliği içinde, büyük yalanlara küçük yalanlara olduğundan daha kolay inanırlar çünkü kendileri küçük meselelerde sık sık küçük yalanlar söylerler ancak büyük ölçekli yalanlara başvurmaktan utanırlar. Adolf Hitler, Mein Kampf, vol. I, ch.

‘Büyük Yalan’ı halkına tehlike olarak sunan Hitler 1933’te Alman Parlamento binasının yakılmasını emredecek, bunu komünistlerin yaptığını söyleyerek ilk Büyük Yalan propagandasını yapacaktı. Alman halkı altı gün sonra, federal seçimlerde  oyların yüzde 43’ünü ona vererek ve hükümet kurmak için yeterli parlamento üstünlüğünü kazandırarak Hitler’e inandığını gösterecekti. Almanlar, Hitler’in Büyük Yalanını kabullenmiş ve ona destek vermişlerdi.

Almanlar Hitler’e inanmayı seçmiştir çünkü Hitler onlara yüksek idealler sunmuştur. Acı olan ise günümüzde yaşananların Hitler Almanya’sından hiç de farklı olmamasıdır; hala ‘yüksek idealler’ yüzünden insanlar katledilmeye, işkence görmeye devam etmektedir.

Bizler kendimizi uygar insanlar olarak tanımlıyoruz ve yapılanları ekonomik ya da toplumsal şartların neden olduğu bozulmalar olarak görmeyi seçiyoruz. Peki ama neden  hep aynı döngülerde yaşıyoruz?… Çünkü karşımızdaki kişinin sevincini, ve acısını hissedebilmeye dayanan gerçek bir sorumluluk duygusu yerine ‘yüksek idealler’e hizmet etmek adına öldürmeyi veya öldürülmeyi haklı çıkarmaya çalışıyoruz. Çünkü  Hitler’in yaptığı gibi “ahlaklı değil ahlaklı gibi” yaşamayı gerçek olarak görmek istiyoruz. Bu nedenle de en korkunç suçların ahlak paravanının arkasında gerçekleştiğini kabul etmekten kaçıyoruz.

Kendi korkularımızla, acımızla yüzleşmek yerine bize “yüksek idealler” sunan kurtarıcılara bağlanarak kendi geçmişimizdeki acılarımızdan ve utançlarımızdan kaçıyoruz. Onlarla yüzleşmek yerine birilerinin bizi onlardan kurtarmasını bekliyoruz.  Acı çekmemek için acı çektirmeyi, kendi zavallılığımızla yüzleşmek yerine başkalarını zavallılaştırmayı kabul ediyoruz ve bize bunu sunan kurtarıcılara  büyük bir bağımlılıkla  boyun eğiyoruz. Bu bağımlılık, insanlık tarihi ve şiddeti besleyen sevgisizlik kadar da eskidir.  Ve ne yazık ki kendi içimizdeki sevgisiz ve yıkıcı yanımızla yüzleşmediğimiz sürece yok oluşumuzu destekleyen küçümseme ve nefret  siyasi amaçlarla kullanılmaya devam edecektir.

‘Tarih’ tarafından asla dile getirilmeyen gerçek, insan doğasının gerçeğidir. ‘Yücelik’ arama dürtüsünün altında yatan çaresizlikten asla söz edilmez. Bu çaresizlikle  başa çıkamama korkusunun yarattığı vahşet “yüksek ideal” masalına uydurulur. ‘Yüksek İdealler’in  ardındaki çaresizliğin ve korkunun, duyguları nasıl yok ettiğinden hiç söz edilmez.  Yüksek idealar için mücadele edenler korkusuz savaşçılar olarak sunulur, hırslarının kölesi olan zavallılar olarak değil. Ve insanın insanlık adına yaptığı vahşet içten içe insan olmaktan duyulan nefreti artırır. Nefret vahşeti, vahşet nefreti beslerken itaat edenler çoğalır.

Goebbels “Büyük Yalan” tanımını 12 Ocak 1941 tarihli “Churchill’in Yalan Fabrikası’ndan” adlı makalesinde kullanmıştır. Goebbels’e göre “İngiltere’nin liderliğinin en önemli sırrı belirli bir zekaya değil hatırı sayılır bir aptallığa ve kalın kafalılığa dayanmasıdır”. İngilizler, yalan söylendiği zaman bunun büyük bir yalan olması ve sürdürülmesi gerektiği ilkesini izlerler. Goebbels buradan şu sonuca varır: “Eğer yeterince büyük bir yalan söyler ve bunu tekrarlamaya devam ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlarlar.”

Goebbels, Nazi Partisi’nin tüm propaganda faaliyetlerinde Büyük Yalanlar kullanmış ve Alman halkı da ona inanmayı seçmiştir. Çünkü düşünülmemesi ve dayatılan düşünce kalıplarının ötesine geçilmemesi için Büyük Yalanlara ihtiyaç vardır.

Büyük Yalanlar kendine yabancılaşmış kişilere zavallılıklarını unutturur. Zavallılık ötekinin yaratılmasının nedeni olur. Kendinde nefret ettiği her şey ötekiyle özdeşleştirilirken kişi her geçen gün kendine yabancılaşır. Kendine yabancılaştıkça başkalarının da yabancılaşması için çabalar. Ne kadar kalabalık olurlarsa, o kadar güçlü olunur. Ne kadar güçlenirlerse o kadar zavallılıktan kurtulunur. Ve ne yazık ki günümüzde çoğunluklar zavallılaşmış kadın ve erkeklerden oluşan kalabalıklardır.  Ve kalabalıklar kalabalık olarak kaldığı sürece büyük yalan şiddet ve korkunun ete kemiğe bürünmüş sopası olarak kullanılacaktır.

Son 8000 yılda ataerkil sistem tarafından pek çok Büyük Yalan kullanılmıştır. İnsanları yönetebilmek için büyük yalanlara her zaman ihtiyaç duyulur. Muhtemeldir ki kabul edilen tarihin başlangıcından beri söylenen ilk Büyük Yalan, halkları yönetenlerin tanrılarla bağları olduğu iddiasıdır. İnsanlar krallarının, tanrılarla ilişkili olduklarına ve onların bu yüzden daha akıllı ve daha güçlü olduklarına inanmışlardır. Kendilerini yönetenlerin egemenliğini korkuyla kabul etmelerinin nedeni de budur.

İnsanlar pagan kültürdeki çok tanrılı dinlerde de ve daha sonraki tek tanrılı dinlerde de dünyayı sorgulamak yerine inanç sistemlerine bağlanarak yaşamayı tercih etmişlerdir. İnançların sorgulama dışı tutulması gerekliliği akıl yürütmeyi değil inanca sadakati ön plana çıkarmıştır.

Wikileaks, politikaları ne olursa olsun, gelişmiş ya da gelişmemiş her türlü  hükümetin yozlaşmış olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tunus, Mısır ve Libya’da insanlar, yayınlanmış Wikileaks belgelerinin yardımıyla korku sınırını geçmişler ve demokrasi adı altında kendi halkları tarafından seçilmiş olan diktatörlerini alaşağı etmişlerdir.

2010 Kasım’ından beri yayınlanan Wikileaks ABD elçilik belgeleri, Batı ülkelerinin halka gösterdikleri yüzleriyle kapalı kapılar arkasında konuşulanlar arasında çelişkiler olduğunu ortaya çıkarmıştır. Eğer güçlerini sözde demokrasiden alan devletler, gerçekleri halktan gizliyorlarsa o zaman bizim de şu soruyu sormaya hakkımız olur: Demokrasi kavramını kabullenmeye ve ona güvenmeye hala nasıl devam edebiliriz?

Hitler halkın büyük çoğunluğun seçimiyle yani demokratik yollarla iktidara gelmiştir. İktidara geldikten sonra ise halk onu desteklemeye devam etmiştir. Bunun sonucunda binlerce hayat yok edilirken çoğunluk yine karşı çıkmak yerine desteklemeyi veya sessiz kalmayı seçmiştir. Oysa bugün Hitler iktidarı faşist bir iktidar olarak tanımlanır.

Gelecekten günümüze bakarsak günümüzde demokrasi adına yapılan pek çok şeyi de yine faşizm olarak adlandıracağız hatta adlandırmaya başladık bile….

Faşizme karşı olarak geliştirilen demokrasi ‘yüksek ideal’i, kapitalizmle birlikte aslında bize aynı Hitler gibi, Büyük Yalanlara inanmamamızı başka bir Büyük Yalanla söyler.

Kapitalizm ve demokrasiye göre daha iyi bir sistem yoktur. Bu sistemin eksikleri olabilir ancak yapılması gereken bu iki kavrama bağlı olarak iyileştirmenin çarelerini bulmaktır.

Peki, demokrasi neden sorgulanamaz? Çünkü ‘yüksek ideal’ olan demokrasinin kendisi Büyük bir Yalandır ve Büyük Yalanlar tartışmaya açılamaz. Açıklanmamalıdır, çünkü eğer bunlar tartışmaya açılırsa ataerkil kültürün binlerce yıldır ustalıkla kullandığı silahı etkisiz kalır. Bu nedenle de günümüz demokrasinin büyük yalan olduğunu Wikileaks gibi göstermeye başlarsanız, demokrasinin araçları sizi yok etmekten hiç çekinmez. Sizin için olduğu öne sürülen demokrasi kendi kendinin yalanını örtbas etmek için gözünü bile kırpmadan sizi yok eder.

Demokrasi diğer ‘yüksek ideal’ler gibi içi boşaltılan, gerçekler yerine kavramlarla idealleştirilen,  güçlünün gücünü istediği şekilde kullanabilmesi için halkları inandırmaya yönelik acımasız ve tehlikeli bir silahtır. Ve her silah gibi ölümcüldür.

İnsanoğlu ancak kavramların zincirinden kurtulduğu zaman başka bir yönetim şeklinin de var olabileceğinin farkına varacaktır. Ancak bunun için önce kendi varoluşunun ve gücünün farkına varması şarttır. Kendimize verdiğimiz değer iktidara ve mülkiyete dayalı olduğu sürece barışçıl bir dünya düzeni mümkün değildir. Kendi acımızdan ve yaralarımızdan kaçmak yerine onlarla yüzleşme cesaretini gösterebilirsek eğer, o zaman bireysel gücümüzün de farkına varabiliriz.

Bugün kendi bireysel güçlerine inanan kadınlar ve erkekler Wall Street’ten ‘Yeter’ diye bağırmaktalar. Artık özgürce düşünmek için kendi yaşamlarının sorumluluklarını eline almak isteyenlerin zamanı gelmiştir. Yeni dünya düzeni şiddetle değil barışla kurulacaktır. Yeni dünya düzeni ‘Büyük Yalanlar’la değil gerçek bilginin paylaşılmasıyla inşa edilecektir.

KENDİ dışınızda bir kurtarıcı yoktur. SİZDEN daha değerli bir ‘yüksek ideal’ olamaz. Korku dolu değil neşe dolu bir yaşam istiyorsanız artık kendi sorumluluğunuzu alma zamanı gelmiştir.  Daha ne için bekliyorsunuz?


 

 


 

 


meltem_arikan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hitler ve Joseph Goebbels

 

Reichstag yangını

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Wikileaks

 

 

 

 

 

 

“dağıttığımız demokrasi”